24
Oca
2010
Yazısız Sayfalara saçılıyordu sözcüklerim..
Yazar Klavye. bulunduğu kategoriler Hayat Kırıntısı |Karanfiller serptim toprağına. Ansızın uçup gelen beyaz bir kelebek karanfil yaprağına kondu. Başına o büyülü kırmızılığa gömüp özünü baharla doldururken, kanatlarını açıp kapıyordu. Biliyorum o beyaz kelebek sendin…Sen ve ben varız sahnede, arkamızda en kızıl haliyle akşam güneşi…Kumdan bir kale yapıyoruz, ikimize ait kocaman bir kale.Beraber hayal ettiğimiz, beraber inşa ettiğimiz, o kocaman Kalpte, sadece ben varım.Ölümüne sessiz bu gece, yalnızlık kadar karanlık gökyüzü…Bilmiyorlar,yüreğimde gökkuşağının yedi rengini de tutuyorum ben. Ah bir izin verseler diyorum içimden.Olmuyor,yasaklar konuyor,engeller çıkıyor,Renklerimi de sevmiyorlar tıpkı beni sevmedikleri gibi…
Kendini hazır hissettiğinde, söyleyecek makul bir sebep bulduğunda, zamanı geldiğinde dillendirir gidişini.Katildi ellerim, zanlıydı, paramparça etmek istiyordu kağıtları, sanki tüm suçlu onlarmış gibi, tüm suçlu bir kelime, iki rakammış gibi… Ama şahit yoktu ortada..Ve yüreğim şahit olmayınca, daha da hoyratlaşıyordu, daha da gözü kara saldırıyordu..Oysa suçlu da yoktu ortada..nasıl bir savaş içerisinde olduğumdan bihabersin sen sadece gecelere esir olmak yok taktığım maskeler var birde yüreğimde sancılarınla boğuşurken kocaman bir gülümseme var yüzüme balyozlarla düşmesin di e iğnelerle tutturmak var… gözyaşlarımı saklamak için gözlerimi kaçırmak var gözlerimdeki hüznü kimsecikler görmesin diye ..Beni savaşırken bırak, yenilmek istiyorum Geçici zaferlerden mutlu değilim Beni çöllerde bırak, gezmek istiyorum Zincirime bağlanmış aşka ait değilim Ruhum özgür sadece rüzgarlı havalarda Issız yollarda bir kuş kadar hafif Saklanıp dolabına, dünle bugün arasında Gözlerime dalıyorsa, batmadan yüzüyorsa..Kendim kadar yabancıyım artık bu kente. Acılarım, hüzünlerim, umutlarım, sevdiklerim yitik adreslerin ıssız bilinmezliğinde gizleniyor.Sanki her yere bir otel odası yalnızlığının kokusu sinmiş, bir an önce işlerimi bitirip garip kaldığım bu yerden geri dönüşün sabırsızlığıyla tüketiyor gibiyim günleri. Tut elimden sokaklara çıkar beni, yollara taşsın sevincim. Saçlarımı okşa, sırtımı sıvazla, gözyaşlarımı sil; umudunla bütünle, direncinle özdeş kıl, sabrınla avut beni.küçücük yüreğinin kocaman sıcağıyla acılarımızı kucaklayıp yeniden gülmeyi, ayakta durmayı, direnmeyi, yaşamayı öğretmiştin Bana. Her yere gittim seninle..birlikte yaşamanın, güçlüklere göğüs germenin mutluluğunu yaşattın şu kısacık kuş gibi ömrünle. Aslında garip değil mi, yakın bildiğimiz nice insandan daha içten ve hesapsız kitapsız kucaklaman kimsesizliğimizi? Yazsonu serinliğinin yollara, sokaklara ve geceye düşüp elleri cebinde yürümeyi dayattığı geçmiş günlerin bendeki buruk bir yansıması olmuştur hep. Adlarına denk düşen mevsim usul usul sonbahara dönmeye başladığında daha çekici olurdum sanki. Belki hüzün toplayan bir yolcunun kanlı sadığı ayrılık anlarına benziyordu bu zamanları ve son bir kez daha görüp öpülmek istenen sevgilinin hatırda hep kalan güzelliği gibi yer ediyordu bellekte.ellerinin sıcağında büyüttüğüm çocuk düşlerimle kalacaktım bir başıma; içinde olduğun, yüreğininin değdiği, ellerinin biçimlendirip gözünün sevdalandığı her şey seni özletecekti; seni arayacaktım her ayrıntıda, sözde, gülüşte ve gözyaşında; yokluğunla büyüyecektim, içimde boynunu bükmüş duran senle yaşlanacaktım; yere göğe sığdıramadığım, tanımlayamadığım o sınırsız sevginle yenecektim korkuları ve hep o yazsonu akşamlarının serinliğinde yatan hüzün mevsiminde tüketecektim zamanı. Sana benzeyen insanların acıklı öykülerinde bulacaktım Ve artık sana ithaf edilmiş bir şiire benzemektedir, senden gayrısını yanına koyamadığımız kimsesiz bağı yüreğimizin: Ruhunun sessiz gölgesi dolanır içinde, yapraklara dokunur, salkımları okşar, çıplak ayakları umudunun gözlerini kısarak bakar yaz güneşini pışpışlayan göğün mavi derinliklerine;sırtüstü uzanıp yatmıştır sevincin, saçlarını okşayan zamanın kollarında uyuklar. Yeşillerin
arasına dönen mavi kanatları yelkenin, ana kucağında büyütülmüş çocuk duruluğunda suları çıkarırken gün yüzüne, Ne denli söz versem de, emin değildim kendimden. Oysa içinde sürüklendiğim zamanın kuytularında; insana özgü zayıf ve duyarlıktan yoksun, sorumsuz yaşam akışının güçlü burgaçlarında seyreden ürkünç yalnızlığın kollarında yönümü yitirmeden hep seni duyumsadım ben.Seni hiç bu denli çok istememiştim yanımda. Onca sıkıntıdan, yokluktan, acıdan, umutsuzluktan, endişeden sonra sırtına alıp dağ dağ, yol yol, köşe bucak taşıdığın kimsesizliğim mutlu bir günde istedi. Hep dikenleri avuçladın benim uğruma, ellerini kanattın, yüreğini savurup ruhunu, geleceğini üşüttün. Azıcık gülmeliydi gözlerim, boynuna sarılıp Dudaklarından öpmeliydim. Ruhun ve özverili yüreğin yanımızda olsa da, kokunu bir yerlerden duysam da sesinle bütünleşen yüzünü görmeli, ellerinin sıcaklığını duyumsamalıydım. Hiç belirti vermeyen bir hastalık gibi yakalandım yağmura.Kaçacak bir yerim, gizlenecek bir köşem yoktu o an. Kimsesiz bir kedi gibi ıslandım, tüylerim cılız bedenime yapıştı. Terkedilmişlik duygusunu olanca şiddetiyle duyumsayarak yaşamanı anlatır sanki bu resim. Yine de onurlu bir direnişle tükettin alnındaki yazının hüküm günlerini. Hiç aklına korkuyu düşürmeden, sevgini gölgelemeden..Kimi kez düşlerimin yol çatında bekliyor o yaralı gülüşüm. Ellerini duyumsuyorum saçlarımın dalgalı inadında. Sesini işitiyorum; yağmurları, yelleri, fırtınaları kucaklayıp içime doluyor. Zaman ağlıyor, günler durgun, yaşam garip bir biçimde suskun, eskiyip savrulan bütün dekorları ömrümüzün gizligücünü sende bulup yeniden tazeleniyor. Ben bir düş gördüm. Kapıları araladım, pencereleri açtım, perdeleri indirdim; çok uzak dünyaların bilinmezliğinde koştum. Kimi kez de, yere dökülmüş yaprakları ağaç diplerinden toplayıp döndüre döndüre savuran bir yel kimliğine bürünen başıboş zamanların o uyduruk güncesindeki yazısız sayfalara saçılıyordu sözcüklerim, anlamını sende bulmasını istediğim.Güzel şiirler ki, bir ırmağın akışıdır dingin ve serin; çocugun gülüşüdür.. zamanın ruhudur dalgın; gözlerin acısıdır geçmişin buğusuyla bakan ve neresinden okursan oku, hep aynı tadı veren, çocukluğun doyumsuz oyunlarına benzeyen…Yaktığın ateşin alevleri göğe yükselirken araladığın kapıların ardındaki ışığı arıyordum.
Anladım, geçmek bilmeyen günlerin sıkıntısı, penceremin önünde birikip yıllara dönüyordu; yıllar bitimsiz bir sonbahara; sonbaharsa bir soru imine, içinden yaşamın geçtiği kırgın yazılarda yerli yersiz kullandığım.İçin için ağlayarak bize baktığını biliyordum. Gözlerindeki dalgın gülümseyiş, ellerindeki telaş, sözlerindeki yorgun tını anlatırdı seni.mutluluklarını bir ucuna iliştikleri hepimizin kinden apayrı bir dünyada yaşıyor olma şanssızlığının bilincinde miydiler, bilmiyorum. Bir anda gelişip yayılan şiddetin pençesine düşen küçücük yüreklerde taşıdıklarımıdır….
( Yazan YakupHan Ulu Hayat Kırıntısı…
Klavye yazıları
Yazara mail gönder | tarafından yazılan tüm yazılar Klavye | Yazıları takip et (RSS)








Ocak 25th, 2010 at 01:02
“Karanfil Baladı” | İnan Arslanboğan
Git şimdi! Bana biraz çiçek aç
Sana bahar gelmiş
Eteklerinden belli
Bileklerin incecik, bileklerin
bir tay gibi ufka meyilli
Biliyorsun koyar adama
Bir yüzü unutup, hatırlayamamanın dehşeti
Git şimdi! Bana biraz tırman
Sebepsiz…
Öp diyecektim
Dudakların başka şehir
Gel diyecektim
Ayakların gâvur kaldırımlarda öylesine yiğit
Sus diyecektim
Bak! Yine seni söyledim
-Oysaki bir çiçektim
Ne bana tırmandın
Ne de kopardın senden-
Git şimdi! Beni kendime bırak
Karlı bir yolda biten
Üstelik kimsenin fark etmediği
Yalnız karanfiller gibi
Kokuma aldanan
Korkarak,
çocukların aymaz çığlıklarından
-Aklımda yine senin ayan
Ve o yaramazlar daha çocuk
Koparsalar da onlara kızamam
Ne çocuklara, ne de sana kızacak kadar
Bir Çingene’nin ellerinde yitmedim
Yani mutluluğa şimdilik mal değilim!
Git şimdi! Sana sadece kokumu verdim.
Güzel koktun
Artık değil
Güzel gülüyordun
Ayrı bir şehir
Zor olacak seni unutmanın keyfi!
İki karanfil öldü
İnsanlar buna ayrılık der
Gerisini sen düşün gayri
Yaprağımız esir hepi topu iki santim mesafe
-Yaprağımız el
yaprağımız ten, benden-
Sana bakıyorum dallarım gölge
Sen güneşe dönmüşsün yüzünü
Aydınlık diyorum
Mutluluk işte
Çınlıyor kulağım,
Sen güneşe büyüdükçe
İyi dilekleri unutur insan
Ölümü düşününce
Affet, yaşamak artık lanetin
Bu efkâr artık aramızda, ki en doğal hadise!
Git şimdi! Uzun şiirler can sıkar
Okuma! Okumak bu çağda duvar
Ve bizim duvarlarımız
Almanlarınkine beş basar!
Git şimdi!
Bana, bizden kalan güzel bir enkaz bırak.
Çünkü bizi aynı anda inşa edemez hiçbir aşk!
~~~
Sayı: 38, Yayın tarihi: 17/06/2009