Üye değilmisin? Üye ol | Şifrenimi unuttun?
Paneli kapat

 

Rana alagöz’ün bir şarkısı bu. ;” herşey bitmiştir artık….”

İki tip insanın mutsuzluğa mahkum olacağı belirtiliyor Birincisi, mutluluğunu gelecekte yaşayacaklarına endeksleyen insanlardır Bu insanlar mutlu olabilmek için sürekli olarak bir takım şartların yerine gelmesini beklerler Farkında olmadan yaşamı ertelerler Mutluluklarını şartlara bağlamışlardır Adeta gelecekleri bugünlerine ipotek koymuştur

alıntı…
 

 

devamını oku »

 

Hayat çetele tutmak değildir.Seni kaç kişinin aradığı,kiminle çıktığın,çıkıyor olduğun veya çıkacağın demek değildir.Kimi öptüğün ,hangi sporu yaptığın veya kimlerin seni sevdiği değildir.Hayat ayakkabıların, saçın ,derinin rengi,nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.Aslında hayat,notlar,para,giysiler,girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da değildir.Hayat çok arkadaş sahibi olmak ya da yalnız olmak,kabul görmek ya da görmemek de değildir.Hayat bunlar değildir. Hayat kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir.Güven,mutluluk ve şefkattir.Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.Hayat kıskançlığı yenmek,önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.Neler söylediğin ve ne demek istediğindir.İnsanların sahip olduklarını değil,kendilerini oldukları gibi görmeleridir..Herşeyden önemlisi, hayatını başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.İşte hayat bu seçimlerden ibarettir…

Hayatın kendisi insanlara bir hazinedir.Ve bu hazinenin içindeki her şeyin değerini bilmeliyiz.Sevdiğimiz insanlar, sağlığımız,işimiz, sahip olduğumuz her şey için minnettar olmalıyız. Şu anda bulunduğunuz yerden hoşnut olmasanız bile , sizin yerinizde olmak isteyen milyonlarca insan var oysa…Asgari ücretle mi çalışıyorsunuz ? Ya işsiz olan insanlar ne yapsın … Doğru dürüst ayakkabınız mı yok ? Ayağı olmayan , o ayakkabıyı hiç giyemeyen insanlar ne yapsın… Hastasınız , ağrılarınızdan sürekli şikayetçi misiniz ? Şu an da , ölümle pençeleşen insanlar ne yapsın… Birkaç kilo fazlanız mı var ? hadi 10 kilo olsun bu kilo. Kat kat kilolardan hareket bile edemeyen , yatağa mahkum insanlar ne yapsın … Çocuklarınız sizi çileden mi çıkarıyor, sözünüzü mü dinlemiyor ? Çocuğunu bir daha göremeyen , kaybedenler ne yapsın…????

Bugün sorunun ne kadar büyük olursa olsun , başka birilerinin daha büyük sorunları , daha çetin hayat yolculuğu ve daha da acıtan bir hikayesi var.

Televizyonda izlediğim bir vatandaşın röportajı geldi aklıma. Depremzede ;günler sonra çöken binadan sağ olarak kurtulmuş ve ” bundan sonra ne yapacaksınız ? ” diye soruldu. Adam hiç düşünmeden cevap verdi ; ” eşimle hayatı bundan böyle dolu dolu yaşayacağım !!! ” .

Dolu dolu yaşamak kararını alabilmek için ille de üzerimize bir binanın mı çökmesi gerekiyor ? Hayatın değerini anlamak için ölümden mi dönmemiz gerekiyor ?

devamını oku »

 

Bazı hikayeler bir kerede anlatıldığında ya da bir kerede dinlendiğinde daha cılız bir etki bırakır insanın üstünde; bazı hikayelerse , parça parça gün ışığına çıktıkça, özel bir güç, gerçek üstü bir nitelik, insanın var oluş nedenlerine uzanan bir derinlik içerir. Ve Bazen, Bazı şeylerin görülebilmesi için ışık değişikliği gerekir …
Rüyamdaki karabasanların bitip tükenmediği günlerin sonunda, gözlerime vuran gün ışığıyla uyandım bir sabah ve artık hayatıma dair bir şeylerin değiştiğini hissettim…
Eskiden acıyla yüzleşmekten korkardım, hepsini geçmişin tozlu raflarına saklar ve bir daha o raflara dokunmazdım…
Bugün insanın yaşadığı tüm acıların ve sevinçlerin, tüm yaşanılanların ve hayatına dair herşeyin o insanın benliğini oluşturan olaylar olduğunu öğrendim ve hızlı şekilde büyümek zorunda kaldım…
Bugün acılarımdan korkmuyorum, bugün sevinçlerimin de acılarımın da beni oluşturduğunu biliyorum ve onları unutmamak için yazıyorum…Çünkü her yazdığım hikaye de ben varım, çünkü her yazdığım hikayede küçük bir tebessüm var, küçük bir gözyaşı var, yaşamıma dair küçük mutluluklar var…Hikayelerimi, kalbimden çıkan mısralarımı hepsine kendime yazıyorum ve yazdıkça kendimle yüzleştikçe güçleniyorum…
Yazma nedenim sadece budur, anılarımı unutmamak , yazdıklarımı zaman zaman okumak ve anılarımın bana dair olduğunu bilerek onları hergün kendime hatırlatmaktır…

Doğuştan Kol ve bacakları olmayan bu Avusturalyalı adamın adı  Nick Vujicic:

Yol alırken bazen düşebilirsiniz.Düştüğünüz zaman ne olur , tekrar ayağa kalkarsanız.Ancak hayatta bazı anlar vardır ki,düştüğünüzde tekrar ayağa kalkacak gücü bulamazsınız .

Umudunuz var mı ?

Kolları ve  ayakları olmayan birinin düştüğü zaman tekrar kalkabilmesi imkansız bir şey olmalı değil mi ? Ancak değil!!

Yüz kere kalkmayı denesem ve yüzünde de başarısız olsam, vazmı geçeceğim? Hiç mi ayağa kalkmayacağım ? 

Başarısız olursam yine deneyeceğim.Yine deneyeceğim..

Bilmenizi istiyorum ki bu bir “son” değil. Önemli olan “nasıl bitirdiğiniz?”

Güçlü bitirecek misiniz?

 

Farkındasınız elbette…Farkındayız gündelik uğraşlarımızın mutluluk vermeyeceğini bile bile hala önemliymiş gibi durmalarının.. farkındayız “yaşanmaya değer hayat nedir?” sualini bir gün “samimi” olarak sormamız gerektiği halde, hala “hazcı” bir anlayış peşinde koştuğumuzun…Bir şeyler oluyor farkındayız… içimizde ve dışımızda… Ve bunu anlatmaya lisanlar yetmiyor hadiselerin bizdeki tezahürünü anlatmaya…Kendimizi kandırıyoruz derken bile ,kim bilir kendimizi kandırıyoruz.NEFS MUHASEBESİ manasına da gelebilecek bir konu olan insanın KENDİSİYLE YÜZLEŞMESİ evet korkuyoruz .Gerçeği bilmekten ve anlamaktan korkuyoruz…Yıkılmaktan.. Bir yerde korkularınızla yüzleşmektir. Hiç bilmediğiniz bir yönünüzün farkına varmaktır.İyi anlamda ise sorun yoktur hayat sizin için daha güzel olur ama eğer kötü bir yönünüz ise bu sizi depresyona bile sokabilir. Aslında insan kendinle sık sık yüzleşmeli. Bunu tetikleyebilecek olan durumlar da gözardı edilmemeli tabi ki. Bir kişi ya da bir olay karşısında verdiği tepki onun bu yüzleşmesini ortaya çıkarabilir. Kendinizden nefret etme olasılığı da yüksek olan bu yüzleşme, hayatınızı yönlendirmek için  kilometre taşlarından biridir.

Lütfen o yüzleşmekten korktuğun, o “kendim” dediğin şeyi sahiplenme, çünkü o sen değilsin, o hiçbirimiz değiliz. Çok tanıdık ama kesinlikle biz değil… Tek besini korku olan, gözünün tam içine bakmadan enine boyuna iyice tanımadan yok edemeyeceğimiz binbir yüzlü “ego”larımız… Bireysel ve kollektif “ego”larımız (Eckhart Tolle – “Var Olmanın Gücü” ‘nü okumanın tam sırası!) Dünya hızla değişiyor,sevgi yoluna giriyoruz tek tek. Artık bıktık o kendimiz sandığımızdan … Hepimiz her an birbirimize öğretiyoruz. Çünkü henüz tam olarak hissedemesekte, dirençlerimiz engel de olsa, en derinde biliyoruz ki aslında “BİR”iz.

Bu videoyu izledikten sonra yüzümün bir kısmında hafif bir tebessümle tutamadığım gözyaşlarım vardı.Hayata bu denli sıkı sıkıya bağlanmış, Ve gülümsemeyi bu kadar iyi başarabilen bu adamdan, iki kollu iki ayaklı bazı insanların öğrenecekleri çok şey var. Umut yoksa hiçbir şey yok, umuduna hayran kalmamak imkansız.Bence aileyi de kutlamak gerek. bu bakış açısında çok rolleri olmuştur. Gözlerinin içindeki umut dolu parıldama çoğu zaman el ve kollarından öteye geçti bende. Yarın ne olacağımız belli değil o nedenle sağlıkla yudumlanacak bir kahve bile çok değerli, ama en kötü ihtimalle de umudumuz var unutmayalım. Nefes aldığımız sürece şükretmeliyiz ve biraz bu hayat koşturmacasından sıyrılıp birşeyleri sorgulamalıyız

Geçenlerde bedensel özürlülerin 2 perdelik bir tiyatro oyunları vardı, biletlerin tamamı satılmış olmasına rağmen gelen seyirci sayısı koca salonda maalesef 25 kişi kadardı. Maddi desteğin yanında manevi destek de gerek, ama maalesef, bizler biraz vurdum duymazız. Ama unutmayalım “YAŞAYAN HER İNSAN BİR ENGELLİ ADAYIDIR.”

En büyük umutsuzluk bence hangisidir biliyor musunuz? Koşmak için mücadele etmenize rağmen  henüz yürüyemiyor  olduğunuzu görmek…İşte asıl mesele ondan sonra başlıyor.Bir de Nick Vujicic asıl bizlere şu mesajı vermek istemiş; Ne olursa olsun KENDİMİ ENGELLETMEM …Daha başka ne olabilir ki herşeye rağmen yaşamaya değer ve hayat her ne kadar zor olsada , bütün olumsuzlukları içinde barındırsa da yaşamak çooook güzel. İyi ki varız , iyi ki hayattayız.Hangi durumda olursak  olalım  şu an nefes alıyor olmamız bile  ALLAH ‘ın bizlere vermiş olduğu en büyük armağanı değil mi ?

İyi miyim  , kötü müyüm  ? diye hep düşünmüşümdür. Sonra dedim ki, İnsanoğlunun içinde barındırdığı tüm zıtlıklara sahipsin. Önemli olan insanın bunu kabul edecek cesaretinin olmasıdır Bizler biraz iyi , biraz kötüyüz. Önemli olan insanın kendini tanıması ve eksilerini aza indirip artılarını çoğaltmasıdır diye düşünüyorum. Hepimiz biraz eksiğiz. Beden eksikliğinden ziyade ruhumuzdaki eksiklikler daha önemli…Bünyemizdeki kaosu yenmeli bütün olmayı becerebilmeliyiz bence. Vücut eksikliğinden çok akıl eksikliğinden korkarım. Akıllı görünüp düşünemeyenden korkarım. Umudunu kaybedip pes edenden korkarım. Gururunu düşünüp konuşamayandan korkarım. Sesi varken çıkmayandan korkarım, bacağı varken koşmayandan korkarım, ağzı varken gülmeyenden korkarım, selamı varken vermeyenden korkarım, eli varken uzatmayandan korkarım. Eksik budur bana göre…

Ve son alarakta bildiğim bir hikayeye yer vermek istiyorum, ama bu sefer o  mecazı kullanmayacağım buraya , yakışıp yakışmadığını siz düşünün buraya…

İnsanoğlu mutluluğu hor kullanıyormuş… Hep şikayetçi, hep bıkkınmış. Bir gün melekler mutluluğu saklamaya karar vermişler; “Saklayalım da zor bulunsun, belki o zaman kıymetini bilirler.

“Peki, nereye saklayalım? Everest’in tepesine mi, Atlas Okyanusu’nun dibine mi? Dondurma külahına mı, şarap şişesine mi? Ya da Taçmahal’in kubbesi belki de en iyi mahaldir mutluluğu saklamak için. Pek çok yer düşünmüşler ama hiç biri yeterince zor gelmemiş. Meleklerden biri “İçlerine saklayalım“ demiş. “Kimsenin aklına gelmez içine bakma, içinde aramak.“

İşte o gün bugündür mutluluk herkesin içinde saklıymış…

 

Herşey gönlünüzce olsun…gecmise-ozlem-duymak

  gg_gelisim

devamını oku »

 

devamını oku »

 

 

Kelimeler, kapıları kanallara açılan görkemli konaklarda verilen eski Venedik balolarına göz alıcı giysileriyle uçuşarak katılan yüzleri maskeli aristokrat genç hanımlar gibi varlıklarını gördüğümüz, ama kimliklerini bilmediğimiz sesler olarak gezinir hayatımızın içinde;
yaşamak, sanırım, o kelimelerin taşıdıkları anlamları öğrenmek, en acıklısının bile söylenişinde bir hoppalık bulunan dizilerinin ardında saklanan gerçek duygulan tanımaktır.
Ölüm kelimesi siyah bir maskeyle,
acı kelimesi kızıl bir maskeyle,
neşe sözcüğü leylaki bir maskeyle
bu sözcükler balosunun içinde, o balonun neşesini kaçırmadan, hattâ o baloya bir çeşni katarak yerini alır cümlelerimizde. O kelimeleri kullanırken handiyse onların ardında bir duygu yığını olduğunu, bir gerçeğin saklandığını unuturuz. Sonra o kelimelerden biri maskesini çıkartıverir.

devamını oku »