Üye değilmisin? Üye ol | Şifrenimi unuttun?
Paneli kapat

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

fotograf-00021  Giovanna’nın Lorenzo’ya yakınlaşmasının başlıca sebebi, hayallerinin bir kısmını onda bulabilmesiydi. Lorenzo’nun özgürlüğü, kendisine ilgi göstermesi, anlattıklarını umursaması hep Giovanna’yı karşıdaki pencereye itti. Ancak olaylara dışarıdan bakabildiği anda yani karşıdaki pencereden kendine bakabildiği anda biraz da annelik duygusunun yardımıyla, nerede olması gerektiğine karar verdi.
fotograf-0007  fotograf-00031

Klavye tuşlarını tıkırdatırken nette gece gece bir yazar ile tanıştım…Evet yüzeysel baktığım ve şimdi yazılarında kendimi bulduğum.Bu bana çok sık olmaya başladı.Ben kendimi hep anlatamayan olarak düşünürken …Var ya bu dünya da benim ile aynı dili konuşanlar var.

El çırpsın birileri , ışıklar sönsün, hayat dursun film başlasın ! 

Böyle bir yazı  ile başlamış

Sayın Çisel ONAT yazısına …Evet bir davet var bu yazısında .Ama gece gece nasıl gidebilirim ki sinemaya …Hemen CD  kutuma el attım , izlemiş olmalıydım bu filmi hiç yabancı gelmedi adı : “ Karşı Pencere “ .Filmi anlatmadan önce Sayın Çisel Onat hakkında da düşüncelerimi yazmak isterim : “ Sevişmenin hiçbir riski yoktur içinde aşk yoksa “ kitabının yazarı .Ve risk almayı sevdiği için yazdığını söylüyor ve yazılarından da cesur bir kadın olduğu belli oluyor.

Filmin konusu kısaca:

La Finestra Di Fronte - Karşı Pencere Otuzuna yaklaşmakta olan Giovanna, iki küçük çocuğu ve can sıkıcı işiyle sıradan bir hayat sürmektedir. Pastalar börekler yapmayı çok sever ve günün birinde bir pastacı açma hayalleri kurar. Evliliği fena gitmemektedir, ama yine de bu, yolun karşısındaki dairede oturan genç adamdan etkilenmesine engel değildir. Günün birinde, kocası Filippo ile birlikte yolda yürürken hafızasını kaybetmiş yaşlı bir adamla karşılaşır. Giovanna ihtiyara fazla ilgi göstermese de, Filippo onu adamı eve götürmeye zorlar. Giovanna, bu yabancının geceyi kendi evlerinde geçirmesi düşüncesinden hoşlanmaz, ama Filippo adama yardım etmekte kararlıdır.

KAZANDIGI ÖDÜLLER: 2003 David Di Donatello Ödülleri - En İyi Yönetmen Ödülü - En İyi Kadın ve Erkek Oyuncu Ödülü - En İyi Müzik Ödülü - En İyi Flaiano Ödülü - En İyi Kadın Oyuncu Ödülü - En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü Nastro d’Argento Ödülleri - En İyi Kadın Oyuncu Ödülü - En İyi Konu ve Şarkı Ödülü Altın Küre Ödülleri - En İyi Kadın ve Erkek Oyuncu Ödülü - En İyi Senaryo ve Müzik Ödülü Altın Ciak Ödülleri - En İyi Kadın Oyuncu Ödülü - En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü - En İyi Film Müziği Ödülü Diğer Ödülleri - Karlovi Vary Festivali, 2003 - Ferzan Özpetek - En İyi Film - Karlovi Vary Festivali, 2003 - Ferzan Özpetek - En İyi Yönetmen - Karlovi Vary Festivali, 2003 - Giovanna Mezzogiorno - En İyi Kadın Oyuncu - 25. Seattle Film Festivali, 2004 - Ferzan Özpetek - En İyi Film - 31. Flanders Uluslararası Film Festivali, 2004 - Ferzan Özpetek - Canvas Halk Ödülü

 

Çok iyi film ya  “pencere” filmin her şeyi. Ferzan Özpetek ismini akılda tutma sebebi.
Hele o sahne koptum ben o sahnede; karşı pencerelerin yer değiştirdiği sahne …Hayatın da kaç kişi kendisine karşı pencereden bakma fırsatı bulmuştur da , kafası dank etmiştir acaba!!?

Karşı Pencere den kendine bakmak

Bakmak mı  kendine ?

Evet, ama nasıl?
Hayatın senin için karaladığı çizgileri birleştirerek mi?
Yoksa,kendi kaleminin değdiği çizgileri değiştirerek mi?
Karşı pencereden bakarken ;

Yaşamak ; sevmek mi?
Evet, ama nasıl?
Hayatın sana uzattığı ellere doğru yürüyerek mi?
Yoksa,yürürken fark ettiğin elleri seçerek mi?
Ya da baktığın karşı penceredeki hayatın bir parçası olmak mı?
Yoksa,gerçeğe ait olmak mı?
Ya da pencereyi kapatmak mı?
Hadi söyle,onu severek yaşamak mı?
Yoksa, yaşayarak sevmek mi?
Hangisi daha dürüstçe?

Hangisi senin seçimin sence ?

Ve baktıkça görmek mi pencereye ?

Yoksa bakmamalı mı pencereye ?

Açmalı mı , aralamalı mı , kapatmalı mı , kaçmalı mı ?

 

Ailesi için sevdiği erkekten vazgeçen bir kadın,halkı için sevdiği erkekten sonsuza kadar vazgeçen bir adam,ikinci dünya savaşı sırasında İtalyada iki yahudi erkeğin yaşadığı yasak aşk.. Arzu ettiklerine kavuşamayıp eli bağrında kalanların filmi,çok güzel ama çok yaralayıcı.Bir insanın hayatı boyunca duyabileceği en huzur verici şarkıyı barındıran – şuan o şarkıları dinliyorum - İçinde duygu değil de  kıpırtısı kalmış insanları bile derinden etkilemeyi başarmış şaheser. Seyrettikten sonra asla başkaları için yaşamamak gerektiğini, sonunda mutlu veya mutsuz olmanın kişinin sadece kendi elinde olduğunu, diğerlerinin o mutlulukta veya mutsuzlukta sadece  araç olması gerektiğini farketmemi sağladı …-Aslında ben bunların farkındayım - Filmi anlatayım diyorum ama müzikler  şuan izin vermiyor buna ….

devamını oku »

 

30

Nis

2009

Kader mi Keder mi ?

By Klavye. bulunduğu kaegori A r a ş t ı r m a l a r, Filmler, K e n d i m c e | 1 Yorum »

“Benim için seyirciyle sorunum var. Seyirciyi yadsımıyorum çok önemli…ama hangi seyirci? En kuşkucu, en uzaktan bakan, en karamsar, en karanlık adama film yapıyorum.”

untitledkader1

Bu söyleyişi  beni çok etkiledi .Ve bugün hakkında araştırmaya kalktım .Kendiminde uzun süredir Türk filmi izlemediğimin farkına vardım.Zeki Demirkubuz ‘ un film listesine , hayatına baktım.

Malzemesi “insan” olan ,derinlemesine  insan psikolojisini işleyen Zeki Demirkubuz ‘ un” insanlarla bir meselesi var adamın” demektense yada burda  şu filmi böyleydi bu filmi böyleydi demek yerine….Derinlemesine düşünüp baktığımızda herkes filmlerinde kendinden bir şeyler bulacaktır.”Kader “  i izledim bugün görsellik,diyaloglar,sahicilik bu kadar olur…Filmlerinin aniden kesilmesi,bize hayatın devam ettiğini,hiçbir şeye şaşırmamamız gerektiğini,var oldukça cennetin de cehennemin de burada,bu dünyada olduğunu hissettirdi bana…

untitledkader

“….kapının önünde durup düşündüm, dedim Bekir bu kapı ahiret kapısı, burası sırat köprüsü, bu seferde geçersen bi daha dönemezsin, iyi düşün dedim, düşündüm, düşündüm, dönemedim…..”

Kadere boyun eğmek mi, isyan  etmek mi tartışması burada tuhaf  bir görünüm kazanır. Uğur ve Bekir, hiç de zorunlu olmadıkları halde  mecbur oldukları bir kaçınılmazlıkla kaderlerinin peşinde sürüklenirler; böylece, verili yaşamlarını, içine doğdukları ve bir bakıma kendileri için çoktan çerçevesi çizilmiş olan kaderlerini de ihlal ederler aslında. Bekir mesela, babasının açtığı dükkanda orta halli bir ticaret adamı olabilir, bir koca, bir baba, herkesin onaylayacağı bir mahalle büyüğü olarak konumlanabilir rahatlıkla. Ama bunu ihlal eder her seferinde. Her şeyi yüzüstü bırakır. Bu yüzüstü bırakmanın ne kadarı bilinçli bir karar ve iradeyle, ne kadarı irrasyonel bir güçle  gerçekleşir emin olamayız asla; ancak tamamen açıklanabilir olmayan bir karanlık etkinin varlığından sözedebiliriz. Sevgi ve kötülük, merhamet ve aşk, bağlılık ve tutku sürekli birbirinin içine geçer. Kader, kahramanlarımızı yıkımlara sürükleyecektir, ancak yine de bu karanlığa daldıkça gerçekten varolabilecekler ve karanlığın ötesindeki yaşamlarında sahip olabilecekleri bütün imkanlara rağmen yıkıma dönüşen var olmaklıklarını izleyeceklerdir.

“Masumiyet “adında ki yapıtıyla 1999 yılında Venedik ve Antalya film festivallerinde ödüller almış.Başarılı ve kendisine has uslubu olan bu yönetmenin bu gece “Masumiyet “adlı  filminide izleyeceğim inşallah şu ufaklıkları bir uyutabilsem:) Bu arada  Kader filminde çok küfür vardı…İnşallah diğer filmleri de böyle değildir! .Hayatında okuduğu ilk romanın hapishanede okuduğu Suç ve Ceza olduğunu ve “suç ve ceza”nın, kendisinde, gördüğü ağır işkencelerden daha fazla etki bıraktığını söyleyen  Demirkubuz  a;

Sinema da bir tutku mu sizin için? diye sorulduğunda

- sinemanın nesine tutulacağım? Aksine ben sinemayı sevmem. Sinemanın benim için tek mucizevi yanı özellikle geceleri tek başımayken bana yaşattıkları. Gündüz gördüğüm bir fotoğraf kafamı kurcalıyor. Bir anlık bir gözlem zaman içinde gelişip filme dönüşüyor. Bunu insanların önüne koyup, hakikat duygusuna çeviriyorum. İşte bu mucizevi bir şey. Bunun dışında sinema bana angarya, bir sürü insanın oyuncağı, atlama tahtası gibi geliyor. Utandıran yanları daha fazla.

Ayrıca oniki eylül hakkında şunu da demistir:
- İnsanın zaten bildiğini anlatmaya gerek duymam. 12 eylül’ü birebir yaşadım. Bu ülkede çok büyük işkence görmüş az sayıda ki insandan biriyim. Ama yaşadıklarım bende hiçbir iz bırakmadı. Tüm bunların neden olduğunu biliyorum çünkü. Askerlerin darbe yapmasını, işkence yapılmasını anlayamayacak ne var? Asıl derdim, bunu insanlara hangi içsel dürtülerin yaptırdığı olabilir, o kadar. Yargıç değilim, hak aramıyorum. Anlamak zorunda olan biriyim. Nietszche’nin dediği gibi “yüksek ve soğuk bir dağda yalnız kalırsak anlayabiliriz her şeyi.”
Demirkubuz, hayatın kendisini değil kurallarını sürdürmeye boyun eğen insanların sevecenlik biriktirmek adına yaşanmışlıkları mı onları yetkinleştirir yoksa sınıfı, statüsü, işi ne olursa olsun, farkında olsun ya da olmasın hayatın kurallarına değil kendisine kapılıp koyuveren insanların, ilkinkilerin göze alamayacağı bir şey uğruna kendilerini adaması mı yetkinleşmektir???

Nasıl ki, güzel kitaplarla ilgili bütün yanlış anlamalar da güzelse, güzel filmler ve onların yönetmenleri hakkındaki bütün yanlış anlamalar da güzel olmalıyı da ekliyorum yazımın sonuna ve size bir link armağan edeyim filmi ordan izleyin…

http://www.sineturk.net/201/kader.html