22
Oca
2009
Hep bulduk zannederken kaybetmek
By Klavye. bulunduğu kaegori Kategorilenmemiş | yorum yok, ilk Yorumu sen yap »
![]() |
|
|
| …Zaman bu kadar hızlı akmasaydı, ben bu kadar büyümeseydim, yaramda az olurdu.Büyüdükçe yaramda büyüdü, büyüdükçe yüreğimde kabuk tutmamaya ant içti..Ben büyümek istemedikçe, büyümüşüm.. Ben fidan kalmak isterken köklerimi çürütmek adına çoktan budak verilmişim…. |
![]() |
..her yeni bir başlık yeni bir yazıyı zorunlu kıldığı gibi bir gemi sesi ile beraber yeni bir yolculuk fikri beynimin damarlarına yapıştı. Gitmeden önce kendime o kadar hesap verdim ki hesap vermediğim kimsenin kalmadığını zannettim. Gidenlere inat daha uzaklara gitmek |
Hep bulduk zannederken kaybetmek, ömrümüz geçmişlerimize üzülerek geçiyor. Her sessiz cümle acı bir tat bırakıyor gönül dilimizde, geçmez sanıyoruz aslında hep geçiyor ama diken batmış sözlerimiz mor kokuyor.Oysa sorgusuz yaşamak, teselli ummadan hayaller kurabilmek ve adımlar atabilmek cesurca, hayata karşı, ödül olmamalıydı. Zor değil yitip gitmek. Silinmek tüm hatıralardan ve bu şehirden. Kimse için hiç kimse olmak yada her şey için hiçbir şey.Belki bir çizgi film karesinde aradık hayatı… İnsanlara değil; sapık ideolojilere açtık savaşımızı… Gençlik cihetiyle beşer sevdalara kapıldık zaman zaman. Sevdik; yanıldık. Gördük baktık ki elimizde kalan tek şey yüreğimize saplanmış, durdukça acıtan bir kıymık! Alıştık acılarla yaşamaya…Umutsuzluk ve mutsuzluk arasında sadece bir "A" harfi farkı vardır. Sanırım bu benzerlik birbirlerine olan yakınlıktan kaynaklanmaktaydı. Ayrılık ile vuslat ise hiçbir harfte kesişmiyordu. Bu nedenle bütün harflere öylesine kinle bilenmişim ki ayrılığı hiç hecelemiyorum. Zaten aniden karşıma çıkmıştı. Tek heceymişçesine bir defada telaffuz ettim. Ayrılığı tecrübe ederken bir yandan da ruhumu devlet misali teşkilatlandırdım. Her şeye razı olmaya bile başlamıştım. Hatta ayrılığı o kadar da vahşice ısırmıyordu. Daha sonra her yeni bir başlık yeni bir yazıyı zorunlu kıldığı gibi bir gemi sesi ile beraber yeni bir yolculuk fikri beynimin damarlarına yapıştı. Gitmeden önce kendime o kadar hesap verdim ki hesap vermediğim kimsenin kalmadığını zannettim. Gidenlere inat daha uzaklara gitmek… İki küçük çocuk nekadar seve bilir birbirini ?Hayatın basamaklarını tırmanmaya çalışırken ne kadar güç verebilirler birbirlerine? İki genç kız olduktan sonra ne kadar paylaşabilirler acılarını? Kim hayatın her döneminde yerini hazır eder başkasının? Bu şarkıyı seninle dinlediğim gün geldi aklıma.Ne kadar sevgi doluydun.Coşkun bir pınar gibi yüreğime akıyordu gözlerin.Sonra ne oldu?…Kusur kimdeydi…Bendemiydi?Bu gecikmiş sevgide mi?Anlayamadım?Zahmetle geldi tebesümlerin,sıradandı,içime işleyen o sözlerin …Umutlarıma sarıldım sıkıca…Bekledim.Beklemeyi öğrendim .Bir hayatım vardı, sade, pürüzsüz, kimseye zararı olmayan. Bir düşüm vardı kendime ait, kendi dünyamda. Bir gülüşüm vardı, herkesin hayran olduğu bir gül gibi. Bir sevdiğim vardı, kıskandı kara toprak. Daha sonra yanına aldı. Ayırdı bizi. Şimdi bir ben varım, bir de kara toprağım. Artık ne bir hayatım var ne de bir düşüm. Ne de herkesin hayran olduğu o gülüşüm… Şimdi bunların hepsi kara toprakta. Hayatımda, düşümde, gülüşümde..Bir gül açmış kara toprağının üstünde, neşe ve hayat dolu… Bir zamanlar benim olduğum gibi… Bir kara toprak var benim içimde hiç gitmeyecek ve beni de içine alacak… Bir yüreğim var üç kuruş bile etmeyen. O yüreğimin içinde sevgim, aşkım var pahası biçilemeyen… Varmı pahasını biçen alsın yüreğimi ki içindekilerde onunla birlikte gitsin… Ama biliyorum kimse biçemez… Kara toprak sevdiğimi aldığın gibi beni de al yanına. Yeter üstüme yük yüklediğin… Al beni yanına ki üstümdeki yükler senin üstünde kalsın… Bana sadece sevdiğimin yükü kalsın…Ölümsel düşlerde ruhumu bedenime yamalıyorum..Issız bir kentin sesli pişmanlıklarında, nasırlaşmış keşkelerimi törpülüyorum. O ıssız,sırlarla dolu kent üzerime abanıyor.. Gecenin üstü örtülü yanlızlığına Kentin hiçbir senfonisi ayak uyduramıyor.Küçük bir ada, koca bir okyanus olup tüm büyüsünü "nerede" dediklerimde yok ediyor.Sana gölge olan bir hayatta, kendime asla güneş bulamayan bir meçhulü oynuyorum..Sen tarafından adıma takılı olan tüm yaşanmışlıklarımıza, senin acizliğini katmer ediyorum.Çürümüş düşlerimizden arda kalanlarla bir çocuk gibi kendimi avutuyorum.Sen benden uzaklaştıkça, ben sana o kadar yakınlaşan oluyorum.Sen farkında olmadan, ben farkındalığı senin yüreğinin ortasına çöreklenmiş hüzünlerimle yudumluyorum.Masum çocukların gezindiği düşlerimde, beni bereketsizliğine tutsak edensin..Başı sonu belli olmayan zamana inat..Yoktur artık inancım, ne yağmura ne de zaman aşımına uğramış aşka..Yağmura denk düşmeyen, bir bereketsizin hangi fidanda boy gösterisine geçmeye hakkı vardır?Ne kadar büyüdümse, bir o kadar mayın tarlasında yürüdüm.Masumiyetim olan çocukluğumu hep birileri ipotekledi.. Bir diğeride hunharca yakıp yağmaladı.Ben geçmişi toplamaya çalışırken, o birileri geleceğimi mahvetti.Yıldız toplarını bir bir söndürdüm..Ben, beni ararken, sen sizi oluşturan çoğul şahışlara tanıklık eden oldunuz.. Oysa ben; bende bizi oluşturacak kadar sağlamdım. Yeter ki sen çürüklüğe meyil vermiş zeminlerde dolanan zehir olmasaydın.Çocukluğuma ait masumluğumu kaybettim. Yakama yapışan mutluluklarıma dairmelodili hayatıma, bilinmedik acılarla bulandırdım! Hangi köşede kaybettim gülüşlerimi?Hangi yad elllerde bıraktım, ben diye sarıldığım oyuncaklarımı? Zaman bu kadar hızlı akmasaydı, ben bu kadar büyümeseydim, yaramda az olurdu.Büyüdükçe yaramda büyüdü, büyüdükçe yüreğimde kabuk tutmamaya ant içti..Ben büyümek istemedikçe, büyümüşüm.. Ben fidan kalmak isterken köklerimi çürütmek adına çoktan budak verilmişim. Büyüme çocuk diye fısıldanan şarkılara eşlik edeceğim derken büyüyen hayatın içinde kaybolmaya mahkum edilen olmuşum.Şimdi sana sessizce çığlık veriyorum… Büyüme artık çocuk! Ne olur…Artık bende sırra erenlerdenim. Suyun üstündeki tas yada ağacın dibindeki adam kadar artık bende bir parçayım senden. İçinde o kimseye açmadığın yalnızlık yığılı derinlerinde ben de varım, bütün kaybolmuşların huzura erdiği o yerde.Hayatla ölüm arasında ki ince çizgideydim sanki. Düşünmek, yaşamak, hayata tutunmak yalan olmuştu bende. Düştüğüm karamsarlık kuyusundan çıkmak için çaba bile harcayamaz olmuştu yüreğim. Herkese hayat dağıtırken kendi hayatımı unutmuştum ve bencilliği unutan bir yürek işte böyle kendini kıyıya vuruyordu. Bitmek bilmeyen uzun kış gecelerinde vatanı kurtardık bilmem kaç kere… Demlikte çay bitti; ama yüreğimizdeki dava aşkı bitmedi. Dertlerimiz de çay misali durdukça demlendi, demlendikçe acıdı, acıdıkça acıttı.Acımızın ilacı inancımızdı.. Kimi zaman bir dost kelamı güç verdi, kimi zaman da bir çocuk tebessümü…Karanlığın içinde kayboluşumu dinle. Sadece gözyaşlarınla haykır bu koca dünyaya. Asla yalanların kadar basit olma, sessizliğin içinde kendini yorma. Sevişlerimi, haykırışlarımı bir kenara bırakıp bu kalbimi yorma ! Zaman içinde kimsesizliğe bürünüp ruhumun en dibinde olma ! Gökyüzüne dalıp bensizliğine sorma bu gidişim neden diye.. ?
YüReğİиe sağlık ArkaD@$…Şuaиda haчaтıмda oLan yada gεçмişiмdε kaLaи,dosтuм dεdiğiм yada dosт zAииεттiğiм.ßirşεчLεr payLaşтığıм чada чarıм ßırakтığıм, gεri döимεsiиi isтεdiğiм чada тaмaмεи тεrkεттiğiм,içLεriиi тiтrεттiğiм; ßüтüи arkadaşLarıмa ve dosтLarıмa тεşεkkürLεr,ßüчüчoruм siziиLε..!









ATOM KARINCA : Atom karınca süper güçlü bir karıncaydı, kellesindeki antenler cızzztt bızztt yapar, bizimki Süpermen’i utancından ağlatacak şekilde uçar, kahramanlıklar yapardı. Vallaha babam bunu pek severdi, herhalde ben de babam Atom karınca seyrettiği için maruz kalmışım. Babam gelecek yıllarda "atom karınca geliyooor" diye bağırmaya devam etti.
TAŞDEVRİ : Büyük küçük herkesin sevgilisi olmuş fenomen bir çizgi filmdi, sadece çocukluğumuzda değil, hiç durmadan tüm hayatım boyunca yayınlandı, ben ömrümce Fred Çakmaktaş’la Barni Moloztaş izledim. Özellikle Fred’i seslendiren Sezai Aydın’ın başarısı bu çizginin popülaritesini çok etkilemiştir. Bunlar taşdevrinde yaşayan ama hertürlü modern eşyalara sahip tiplerdi. Filin hortumundan duş alır, pelikan kuşunu elektrikli süpürge niyetine kullanırlardı. Özellikle Fred’in bovling oynarken parmaklarının üzerinde yürümesine ve kaynanasını görünce "aaannneecciiğimmm" demesine çok gülerdik. Bazen o devirlerde yaşamayı bile düşlemişimdir.
HEIDI : Kara saçlı ve domates yanaklı bir kızdı, kırmızı gömleği, pembe eteği ve kocaman bir poposu vardı, bu Heidi ne zaman dağlardan bayırlardan yuvarlansa eteği kafasına geçer, biz de bunun kocaman beyaz donlarını seyrederdik. Donlarını fora eden ilk çizgi karakter herhalde buydu. Keçi çobanı Peter’le dağbaşlarına çıkar oynaşırdı. En dikkat çekici bir diğer özelliği de yamuk ağzıydı. Bu kızın ağzı yanağından açılırdı. O da inadına o yamuk yandan ağzıyla "büyüükkbabaaa, büyüükbabaa" diye çığlıklar atar, büyükbaba da sussun diye buna keçi peyniri kızartırdı. Ah o peynirden nasıl canım çekerdi anlatamam. Sonradan Heidi büyük şehire inerek Clara ile arkadaş olmayı da ihmal etmedi. Ama peynirsiz yaşayamayacağı için dağlara geri dönmüştü. En sevdiğim çizgi filimdi diyebilirim
ŞİRİNLER : Şirinler 3 elma boyunda, mavi renkli ve de kukuletalı bir grup yaratıktı. Mantarların dibinde bir köyde yaşarlardı, köy imamı da Şirin baba diye sakallı muhterem bir zattı. Bunun donuyla şapkası kırmızı idi. Ama o da diğerleri gibi üstsüz gezerdi. Sonradan köye çirkin bir kız gelmiş, Şirin baba büyüleriyle kızı Britney Spears’a çevirmiş, ismini de Şirine koymuştu, Şirine yüzünden bütün şirinler birbirine girmişti. Bunların gözlüklü bilgin şirini, şişko aşçı şirini, uykucu tembel şirini, adaleli güçlü şirini vardı. Ama en güzeli peşlerindeki hain Gargamel’di, kedisi Azman’la bu dırdırcı Şirinler’i yakalamaya çalışır, birtürlü beceremezdi. Gargamel yıllar sonra sanal alemde bizim kuşağın en çok tercih ettiği takma ad olmuştu.
PEMBE PANTER : Herkes ıslıkla Pembe Panter’in müziğini öttürürdü, kendisi bizim ailede kısaca Pembo diye bilinirdi çünkü babam pek severdi bunu, bi samimiyetimiz vardı yani, pembo aşağı pembo yukarı ahahaah. Sessiz sakin dolaşır, olayları çözer, kuyruğunu eline alır sallardı. Peter Sellers’in oynadığı Pembe Panter filmleri serisinden sonra popülaritesi tavana vurmuştu. Ama ben müziğine kıl olurdum.
AYI YOGİ : Bir grup arkadaşını yanına alıp acayip bir gemi ile dolaşan, maceradan maceraya koşan bir ayı idi bu. Sürekli efeemm diye konuşur, başına bin türlü iş açar, panik içinde sağa sola koşuştururdu. Düpedüz salaktı. Yanındaki küçük Bobi mi Bobo mu, o daha zekiceydi. Ama benim için en güzeli hergün yediğim Ayı Yogi’li baldı, şimdi olsa da alsak keşke , o Ayı Yogi şişesindeki balın kokusunu bilem hatırlarım hala.
ÇİÇEK KIZ LULU : Ben bunu çok severdim, Lulu isimli kız aslında Çiçek ülkesinin prensesi olduğunu öğrenmişti, ama ülkesini kurtarmak için Yedi Renkli Çiçek’i arayıp bulması gerekiyordu. Yanına kedisiyle köpeğini alıp dünyayı gezmeye başlamıştı. Bunun bir çiçek anahtarı vardı, bu anahtarı bir çiçeğe doğru açar LEY LUUU LEY LUU deyince hoop üzerindeki kıyafet değişirdi. Böylece her ortama uygun elbise giyebilirdi. Lulu’yu mavi entarili kötü bir kadınla, kadının uşağı olan kunduz cinsi bir yaratık kovalardı. Bu kız yedi renkli çiçeği bir türlü bulamamış, nihayet kös kös eve dönüp çiçeğin evin bahçesinde açtığını görmüştü. Sonunda çiçek ülkesine giderek Seli isimli oğlanla da işi pişirmişti. Her bölümün sonunda çiçek dilinde bilmemne şu anlama gelir diye bir çiçek tanıtılırdı.
SEVİMLİ HAYALET CASPER : Bunun belli bir saati yoktu, her an karşınıza çıkabilirdi. Arkadaş bulmak için dolaşır, ama bunu her gören hayalet görmüşe döndüğü için kimseye yaklaşamazdı. Sonunda bir kahramanlık yaparak herkesin sevgi ve hayranlığını kazanırdı. Yıllar sonra sinema filmi bile yapılmıştı.
R







