Üye değilmisin? Üye ol | Şifrenimi unuttun?
Paneli kapat

22

Oca

2009

Hep bulduk zannederken kaybetmek

By Klavye. bulunduğu kaegori Kategorilenmemiş | yorum yok, ilk Yorumu sen yap »

 

         

…Zaman bu kadar hızlı akmasaydı, ben bu kadar büyümeseydim, yaramda az olurdu.Büyüdükçe yaramda büyüdü, büyüdükçe yüreğimde kabuk tutmamaya ant içti..Ben büyümek istemedikçe, büyümüşüm.. Ben fidan kalmak isterken köklerimi çürütmek adına çoktan budak verilmişim….
 
  ..her yeni bir başlık yeni bir yazıyı zorunlu kıldığı gibi bir gemi sesi ile beraber yeni bir yolculuk fikri beynimin damarlarına yapıştı. Gitmeden önce kendime o kadar hesap verdim ki hesap vermediğim kimsenin kalmadığını zannettim. Gidenlere inat daha uzaklara gitmek

Hep bulduk zannederken kaybetmek, ömrümüz geçmişlerimize üzülerek geçiyor. Her sessiz cümle acı bir tat bırakıyor gönül dilimizde, geçmez sanıyoruz aslında hep geçiyor ama diken batmış sözlerimiz mor kokuyor.Oysa sorgusuz yaşamak, teselli ummadan hayaller kurabilmek ve adımlar atabilmek cesurca, hayata karşı, ödül olmamalıydı. Zor değil yitip gitmek. Silinmek tüm hatıralardan ve bu şehirden. Kimse için hiç kimse olmak yada her şey için hiçbir şey.Belki bir çizgi film karesinde aradık hayatı… İnsanlara değil; sapık ideolojilere açtık savaşımızı… Gençlik cihetiyle beşer sevdalara kapıldık zaman zaman. Sevdik; yanıldık. Gördük baktık ki elimizde kalan tek şey yüreğimize saplanmış, durdukça acıtan bir kıymık! Alıştık acılarla yaşamaya…Umutsuzluk ve mutsuzluk arasında sadece bir "A" harfi farkı vardır. Sanırım bu benzerlik birbirlerine olan yakınlıktan kaynaklanmaktaydı. Ayrılık ile vuslat ise hiçbir harfte kesişmiyordu. Bu nedenle bütün harflere öylesine kinle bilenmişim ki ayrılığı hiç hecelemiyorum. Zaten aniden karşıma çıkmıştı. Tek heceymişçesine bir defada telaffuz ettim. Ayrılığı tecrübe ederken bir yandan da ruhumu devlet misali teşkilatlandırdım. Her şeye razı olmaya bile başlamıştım. Hatta ayrılığı o kadar da vahşice ısırmıyordu. Daha sonra her yeni bir başlık yeni bir yazıyı zorunlu kıldığı gibi bir gemi sesi ile beraber yeni bir yolculuk fikri beynimin damarlarına yapıştı. Gitmeden önce kendime o kadar hesap verdim ki hesap vermediğim kimsenin kalmadığını zannettim. Gidenlere inat daha uzaklara gitmek… İki küçük çocuk nekadar seve bilir birbirini ?Hayatın basamaklarını tırmanmaya çalışırken ne kadar güç verebilirler birbirlerine? İki genç kız olduktan sonra ne kadar paylaşabilirler acılarını? Kim hayatın her döneminde yerini hazır eder başkasının? Bu şarkıyı seninle dinlediğim gün geldi aklıma.Ne kadar sevgi doluydun.Coşkun bir pınar gibi yüreğime akıyordu gözlerin.Sonra ne oldu?…Kusur kimdeydi…Bendemiydi?Bu gecikmiş sevgide mi?Anlayamadım?Zahmetle geldi tebesümlerin,sıradandı,içime işleyen o sözlerin …Umutlarıma sarıldım sıkıca…Bekledim.Beklemeyi öğrendim .Bir hayatım vardı, sade, pürüzsüz, kimseye zararı olmayan. Bir düşüm vardı kendime ait, kendi dünyamda. Bir gülüşüm vardı, herkesin hayran olduğu bir gül gibi. Bir sevdiğim vardı, kıskandı kara toprak. Daha sonra yanına aldı. Ayırdı bizi. Şimdi bir ben varım, bir de kara toprağım. Artık ne bir hayatım var ne de bir düşüm. Ne de herkesin hayran olduğu o gülüşüm… Şimdi bunların hepsi kara toprakta. Hayatımda, düşümde, gülüşümde..Bir gül açmış kara toprağının üstünde, neşe ve hayat dolu… Bir zamanlar benim olduğum gibi… Bir kara toprak var benim içimde hiç gitmeyecek ve beni de içine alacak… Bir yüreğim var üç kuruş bile etmeyen. O yüreğimin içinde sevgim, aşkım var pahası biçilemeyen… Varmı pahasını biçen alsın yüreğimi ki içindekilerde onunla birlikte gitsin… Ama biliyorum kimse biçemez… Kara toprak sevdiğimi aldığın gibi beni de al yanına. Yeter üstüme yük yüklediğin… Al beni yanına ki üstümdeki yükler senin üstünde kalsın… Bana sadece sevdiğimin yükü kalsın…Ölümsel düşlerde ruhumu bedenime yamalıyorum..Issız bir kentin sesli pişmanlıklarında, nasırlaşmış keşkelerimi törpülüyorum. O ıssız,sırlarla dolu kent üzerime abanıyor.. Gecenin üstü örtülü yanlızlığına Kentin hiçbir senfonisi ayak uyduramıyor.Küçük bir ada, koca bir okyanus olup tüm büyüsünü "nerede" dediklerimde yok ediyor.Sana gölge olan bir hayatta, kendime asla güneş bulamayan bir meçhulü oynuyorum..Sen tarafından adıma takılı olan tüm yaşanmışlıklarımıza, senin acizliğini katmer ediyorum.Çürümüş düşlerimizden arda kalanlarla bir çocuk gibi kendimi avutuyorum.Sen benden uzaklaştıkça, ben sana o kadar yakınlaşan oluyorum.Sen farkında olmadan, ben farkındalığı senin yüreğinin ortasına çöreklenmiş hüzünlerimle yudumluyorum.Masum çocukların gezindiği düşlerimde, beni bereketsizliğine tutsak edensin..Başı sonu belli olmayan zamana inat..Yoktur artık inancım, ne yağmura ne de zaman aşımına uğramış aşka..Yağmura denk düşmeyen, bir bereketsizin hangi fidanda boy gösterisine geçmeye hakkı vardır?Ne kadar büyüdümse, bir o kadar mayın tarlasında yürüdüm.Masumiyetim olan çocukluğumu hep birileri ipotekledi.. Bir diğeride hunharca yakıp yağmaladı.Ben geçmişi toplamaya çalışırken, o birileri geleceğimi mahvetti.Yıldız toplarını bir bir söndürdüm..Ben, beni ararken, sen sizi oluşturan çoğul şahışlara tanıklık eden oldunuz.. Oysa ben; bende bizi oluşturacak kadar sağlamdım. Yeter ki sen çürüklüğe meyil vermiş zeminlerde dolanan zehir olmasaydın.Çocukluğuma ait masumluğumu kaybettim. Yakama yapışan mutluluklarıma dairmelodili hayatıma, bilinmedik acılarla bulandırdım! Hangi köşede kaybettim gülüşlerimi?Hangi yad elllerde bıraktım, ben diye sarıldığım oyuncaklarımı? Zaman bu kadar hızlı akmasaydı, ben bu kadar büyümeseydim, yaramda az olurdu.Büyüdükçe yaramda büyüdü, büyüdükçe yüreğimde kabuk tutmamaya ant içti..Ben büyümek istemedikçe, büyümüşüm.. Ben fidan kalmak isterken köklerimi çürütmek adına çoktan budak verilmişim. Büyüme çocuk diye fısıldanan şarkılara eşlik edeceğim derken büyüyen hayatın içinde kaybolmaya mahkum edilen olmuşum.Şimdi sana sessizce çığlık veriyorum… Büyüme artık çocuk! Ne olur…Artık bende sırra erenlerdenim. Suyun üstündeki tas yada ağacın dibindeki adam kadar artık bende bir parçayım senden. İçinde o kimseye açmadığın yalnızlık yığılı derinlerinde ben de varım, bütün kaybolmuşların huzura erdiği o yerde.Hayatla ölüm arasında ki ince çizgideydim sanki. Düşünmek, yaşamak, hayata tutunmak yalan olmuştu bende. Düştüğüm karamsarlık kuyusundan çıkmak için çaba bile harcayamaz olmuştu yüreğim. Herkese hayat dağıtırken kendi hayatımı unutmuştum ve bencilliği unutan bir yürek işte böyle kendini kıyıya vuruyordu. Bitmek bilmeyen uzun kış gecelerinde vatanı kurtardık bilmem kaç kere… Demlikte çay bitti; ama yüreğimizdeki dava aşkı bitmedi. Dertlerimiz de çay misali durdukça demlendi, demlendikçe acıdı, acıdıkça acıttı.Acımızın ilacı inancımızdı.. Kimi zaman bir dost kelamı güç verdi, kimi zaman da bir çocuk tebessümü…Karanlığın içinde kayboluşumu dinle. Sadece gözyaşlarınla haykır bu koca dünyaya. Asla yalanların kadar basit olma, sessizliğin içinde kendini yorma. Sevişlerimi, haykırışlarımı bir kenara bırakıp bu kalbimi yorma ! Zaman içinde kimsesizliğe bürünüp ruhumun en dibinde olma ! Gökyüzüne dalıp bensizliğine sorma bu gidişim neden diye.. ?

YüReğİиe sağlık ArkaD@$…Şuaиda haчaтıмda oLan yada gεçмişiмdε kaLaи,dosтuм dεdiğiм yada dosт zAииεттiğiм.ßirşεчLεr payLaşтığıм чada чarıм ßırakтığıм, gεri döимεsiиi isтεdiğiм чada тaмaмεи тεrkεттiğiм,içLεriиi тiтrεттiğiм; ßüтüи arkadaşLarıмa ve dosтLarıмa тεşεkkürLεr,ßüчüчoruм siziиLε..!

 

21

Oca

2009

Rüzgar ile Yağmur

By Klavye. bulunduğu kaegori Kategorilenmemiş | 1 Yorum »

İçimde bir sıkıntı, kalbimde hüzün… Pencereme vuran yağmur damlacıklarını izliyorum, dalıp gitmişim uzaklara, derinliklere doğru bir rüzgarın seline kapılıp… Çok eski bir aşk hikayesi geldi aklıma, rüzgar ile yağmurun aşkı…

Dillere destanmış Kaf Dağının ardında rüzgarla yağmurun aşkı. Rüzgar deli gibi esermiş bulutlar biraz üşüsün ve yağmur gelsin bana diye. Yağmurun gözlerine vurgunmuş, masumiyetine ve saflığına vurgunmuş.

Yağmur her sabah dua edermiş. "Allah’ım lütfen rüzgar essin bugün, ruhunu kalbimde hissedeyim, ellerini gözlerimde."

Tutkunlarmış birbirlerine ama ne rüzgar yağmura dokunabilirmiş ne de yağmur rüzgara. Ne zaman rüzgar ile yağmur biraraya gelseler sevdanın ateşi fırtınalar estirirmiş onlara ve fırtınanın sonunda birbirlerine hiç dokunamayacaklarını düşünüp üzülürmüş yağmur, ağlarmış… İşte o zaman aşıklarının yağmuru yağarmış ve sevdalılar el ele dolaşırmış yağmurun kalbinden gelen damlacıkların altında. Yağmurun hüzünlendiğini gören rüzgar kendini dalların arasında gizlemeye çalışırmış, üzüntüsünü haykırmak için…

Ne zaman hafif hafif damlacıklar gökyüzünden düşmeye başlarsa, rüzgarın ellerini hissetmek isteyen yağmur gözyaşlarını akıtır yeryüzüne ve damlaların altında el ele dolaşan sevgilileri izler, kendini ve rüzgarı hayal edermiş onlara bakarak…Ne zaman ağaçların arasında ıslık çalarak esmeye başlasa rüzgar, yağmurun üzüntüsüne kahrolur ve dalların arasında gizlenip çığlıklar atar. O çığlıkları duyan sevgililer daha da sıkı sarılırlarmış birbirlerine ve sarmaş dolaş sevgilileri izler buruk bir halde kendini ve yağmuru hayal edermiş onlara bakarak.

İşte böyle dillere destan yağmur ve rüzgarın aşkı. Ne zaman yağmur yağsa, ne zaman rüzgar esse kalpleri birbirleri ile kavuşur yağmur ile rüzgarın, sevgililer gibi tüm bir arada olamayan sevdalar için…

 

21

Oca

2009

Yaşanmış Bir Sevda Masalı

By Klavye. bulunduğu kaegori Kategorilenmemiş | yorum yok, ilk Yorumu sen yap »

  "…Dünyada iki gül olsun, biri kırmızı biri beyaz, sen beni unutursan kırmızı gül solsun, ben seni unutursam beyaz gül kefenim olsun…" 

 

Bir söylenceye göre düşman iki ailenin çocukları olan Ali ile Zehra biribirine ölesiye sevdalıymışlar. İki genç daha çocukken ailelerinin düşmanlığına rağmen, gönül verip sevmişler biribirilerini. Aşkları, gökle- yerin aşkı kadar büyük, çiçekle suyun-aşkı gibi temizmiş…

Günler gecelere, geceler günlere akıp giderken, herkes aşkına göre almış hisesini hayatın pınarından.. Yıllar su gibi akıp gitmiş, Ve yöre de herkesin dilinde Zehra kızın güzelliği söylenir, Zehra kızın güzelliği konuşulur olmuş. Taa.. topuğuna kadar inen saçları, simsiyah gözleri, inci dişleri, kıpkızıl dudakları, pembe yanakları ve tanrı heykelleri gibi kusursuz bedeni ile perileri kıskandıracak kadar güzel ve alımlıymış…

Derken Ali ile Zehra büyüyüp evlenme çağına erişmişler ama evlenmelerine her iki tarafta bir türlü razı olmamış. İki düşman aile arasında kavgalar başlamış, günlerce silahlar patlamış…

Zehra ile Ali de çevrelerine aşklarını, biribirine bağlılıklarını kanıtlamak için evlerini terkedip iyi yürekli bir çobanın yardımıyla uzak bir vadideki mağaraya gizlenip yıllarca orada barınmışlar.

Zehranın kardeşleri her yeri aramış taramışlarsa da hiç bir yerde izine rastlamamışlar. Epey bir zaman yabani meyveler, bitkiler, kökler yiyerek ve geceleri çobanın köyden taşıdığı yiyeceklerle yaşamını sürdürmüşler…

Dolunaylı gecelerde iki derin vadi arasındaki mağaranın önünde oturup, alt tarafından çağıl çağıl akan sulara bakarak dağlara, taşlara türküler yakmışlar.

Zehra kızın saçları gece, gözleri yıldız, bakışları gökkuşağını andırırmış. Baktıkça rengarenk bir ahenk sararmış vadinin içini… Her sabah gün burada aşkla başlayıp, aşkla bitermiş… Kuşların inceden soluyuşu, ağacların nazlı nazlı sallanışı, yaprakların hışırtısı bir başka güzelleştirirmiş çevreyi… Renk renk, desen desen çicekler içinde, pınarların da akışıyla bu renk ve ahenk harmonisi, iki gönül coğrafyasının ve iki yurek ikliminin mutluluğuyla uzayıp gitmiş günler…

Genç adam sevdiği kıza her gün hayran hayran bakarak sazına sarılıp türküler dizermiş ırmaklara… Dağ, taş dillenirmiş sesinde… Sevdiğinin gözleri denizin incileri, dişleri mercan, saçları gecenin karanlığı, gülüşü bahar gülü kadar güzelmiş, güldükçe cangülleri saçılırmış dağa, taşa…

Sonra Zehra kızın kardeşleri iz sürüp yatmışlar pusuya. Herşeyden habersiz dağlara, kayalara saz çalıp sevdiğinin ceylan gözlerine türküler söyleyen Ali tek kurşunla kayadan aşağı yuvarlamışlar.

Ağıt yakıp saçlarını yolan Zehra kız Ali nin acısına dayanamayıp ümitsizliğe kapılarak oda kendini aynı uçurumdan aşağı bırakır.

İkisi yan yana gömülür. Sonraları kızın baş ucuna ak, erkeğin başucunda al bir gül fidanı çıkar ve her bahar yeşerip biri ak biri kırmızı gül açarak biribirine sarılarak tekrar kavuşurlar hiç ayrılmamak üzere….

Yelpınarın suyu gövdelerine değdikçe ağlamışlar, iri iri yaşlar süzülmüş yapraklarından… Beyaz duvağını takıp tomurcuğuna, ağıtlar yakmışlar kayalara dönüp sırtını munzur dağına. Ne zamanki acısı, ne zamanki hasreti işlemiş kayalara bu iki çiçeğin, paramparça olmuş kayalar, her parça kızıl bir ağgül olmuş kanamış. Yıllarca pınarlar kan akmış… Tarifsiz bir acı çökmüş her yana…

İşte o gün bu gündür her bahar biribirine kenetlenen bu iki çiçeğin olduğu yerde ağlama ve inilti sesleri duyulur geceleri… Halk arasında mağaranın önünde gömülü olduğuna inanılan bu iki sevgilinin aslında ölmediklerinin, onların değişik zamanlarda değişik şekillerde göründüğüne dair rivayet edilir.

Halk arasında hala iki sevgilinin, iki çiçeğe dönüşerek yaşadıklarına inanan yörenin gençleri. Bu söylentilerin de etkisiyle olacak ki, her bahar mağarayı ziyaret ederek dilek tutup kısmet ve murat duası ederler…

Rüzgarın sesi bu yörelerde her gece yaşanmış efsaneleri fısıldar. Bazen yaşlı bir ninenin anlattığı masalda dillenir, bazen de bir sazın tellerindeki ezgide…

"Satırlarda yoruldu nefesim, daraldı bazen can kafesim..Bülbül misali uçmak istedi..Suluğunda suyunu, tellerinde boncuğunu, tırmaladı..O da anladı.Zaman denilen kavram yaşadıkca var insanoğluna, bittiğinde zaman, aman, aman, işte o zaman görür yaradan.incitmeden,kırmadan, üzmeden, büzmeden, alır yanına, senin aklına dahi gelmeden.."

 

 

20

Oca

2009

Bir yer

By Klavye. bulunduğu kaegori Kategorilenmemiş | yorum yok, ilk Yorumu sen yap »

E S K İ Ş E H İ R
     
 Odunpazarı Evleri  Porsuk Nehri  Köprübaşı
     
  Vilayet karşısı -Banka Köprübaşı  Adalar 

Bir

ŞU ANDA KENDİ SEÇİMİNİZDE, KENDİ YARATTIĞINIZ DÜNYADASINIZ. YÜREĞİNİZDEN GEÇEN DOĞRU ÇIKACAK, EN ÇOK NEYİ BEĞENİYORSANIZ ÖYLE OLACAKSINIZ. EVRENDE KAÇ HAYAT MI VAR ? BİR. (R.Bach)

Doğarken yaşayacağın yeri seçmek mi! şöyle bir düşündüm, dünya ya gelmek istiyormu sunuz ?Belki biz istemiyoruz ancak bizim dünyaya gelişimizi dört gözle bekleyenler oluyor.Belki de kaza ile geliyor-sunuz , o da ayrı bir konu :)) Tabii ki her ne sebeple geldiysek şu fani dünyaya yaşaya-cağız işte. Bize tanınan süremizi doldurarak.Ama ben her zaman derim ki insan olarak yaşayalım şu dünyada .Farkına vararak yaşayalım, hissederek yaşayalım Her nerde yaşarsak yaşayalım şükrederek yaşayalım. Bakın konuya girmek için bayağı dolaştım. " Siz nerelisiniz ? yada nerde doğdunuz " sorusunu gerçekten hiç sevmem.Çünkü bu benim seçimim değildir, yani bir de hemen aklıma bir kayırı , ayrımcılık gelir. Bu soruya resmi işlemlerde katlanıyorum ancak günlük hayatta cevabım dünyalı oluyor.Daha da açmamı isteyince Türkiyem.Vatanımı seviyorum, yurdum insanını seviyorum…Ancak gittiğim yerleri yine de yaşadığım yerle şöyle karşılaştırım kimseye söylemeden içimden yani.Belirli bir süre sonra yaşadığım şehri özlerim…

İlk olarak şu atasözümüzü söyleyerek bu anlamlı ve duygusal olacağı şimdiden belli yazıya başlayabilirim."Bülbülü altın kafese koymuşlar, ille de vatanım" demiş. Ben neden seviyorum bu soğuk şehiri? ESKİŞEHİR
Kısaca beni etkileyen alanlarından bahsetmeliyim.Osmanli İmparatorluğu bosuna Osmanlı İmparatorluğu olmamış, şehirlerimizin hepsi birer inci tanesiymiş. Burası Odunpazarı, Eskisehir’in ilk kurulduğu yer. Eskiden çok güzelmiş, ama bakımsızlık, evleri harap etmiş.Şimdiler de yeniden canlandırılıyor.Eski evler restore ediliyor.Tabii ki daha yapacak çok iş var. Bu evlerin bir kaç resmini kendim çektim.Bir de halk arasında bir inannış yaygındır Odunpazarı’ na ait.Şehrin altından sıcak sular geçmektedir. Allah muafaza Eskişehir ‘ i bir gün bu sıcak sular bastığında , tek kurtulan yer bu mevkii olacakmış.Bana kalırsa herkez oraya koşarsa :)))) aman Allah korusun !

Şehrin içinden geçen Porsuk Nehri’nde Fransa’nın Strasbourg kentinde olduğu gibi şehri kalbinden ayıran ,herkesin hatıralarında yer edinen Porsuk nehrini kendimizle özleştirdiğimiz için belki,belki de özel bir şehir . Doktorlar caddesinde yürürken içime kokladığım Eskişehir havasını hiçbir yerde bulamadığım için,belki de kırmızı ışıkta geçmeyen,geri dönüşüm kutularını kullanarak insan olduğunu kanıtlayan kültürlü gençlerle yaşamayı özlediğimiz için ,belki efsane ES-ES i yaşatabilmek için,belki de İstanbul ‘ u Ankara ‘ ya bağladığı için ,belki de hiçbir kentte Eskişehirlilerin sempatisini göremediğim için…Ve nehir üzerindeki köprülerde yapılan çalışmalar tamamlandı … Bundan dolayı iki sene önce alınan Nehir gemileri Midas ve Yunus Emre, tekrardan suya indirildi. Havanında güzel olması ile, bu gemileri fotoğraflama şansım oldu. Ve işte gemiler…

Bazı büyük alış veriş merkezleri açıldı .Bildiğim kadarıyla en son ESPARK Alışveriş Merkezi, Sonbahar 2007′de Eskişehir’de açıldı Espark Alışveriş Merkezi 4 kat üzerinde yaklaşık 40.000 m² kiralanabilir alana sahiptir. Espark Alışveriş Merkezi, içinde bir süpermarketin, food-court alanının, sektöründe başarılı tekstil mağazalarının, sinema, restoran ve cafelerin bulunduğu 150 ulusal ve uluslararası mağazadan oluşmaktadır. Bir de kiremit fabrikasının bacalarını yıkmamaları da çok iyi oldu bence ..Şehrimizin tarihi eserleri arasında yerini aldı .Çok kişyi orada resim çektirirken görünce :)))))

Eskişehir ‘ de ki demiryolu hattı , TCDD benim için önemi çok büyüktür Babamın belkide 28 yıl memurluğundan olsa Bu konuya ayrıca değinmek isterim.Ancak bu şehirden bu güne dek geçenlere bu şehire sadece bu açıdan bakmamaları gerektiğini söylemek aklıma geldi. Eskiden Ankara’dan her Istanbul’a trenle geçişimde ben de Eskişehir’i sadece bu açıdan görmüştüm. Simdi ise içindeyim, ve ne kadar farklı bir yer olduğunu artık biliyorum….

Eskişehirli biri olarak, özlediğim ve çoğu zaman burnumda tüten anıları ile bu şehiri neden sevdiğimi yazıya dökmek ve bunları sizinle paylaşmak; aynı zamanda Eskişehir’li ya da bu şehirde yaşayan, okuyan kişilerle de bunu paylaşmalaşım sağlamak amacı ile bu yazıyı yazmaya kalktığımda ,ben neden seviyorum bu soğuk şehiri? sorusu geçti aklımdan.
Eskisehir’i neden mi seviyorum ;çok sey ögrettiği icin belki, belki Eskisehirden baska bir şehirde hic üşümeyi sevmediğim için, belki sırılsıklam olmuş botlarımla yağmurda karda saatlerce kalmış olmama rağmen bunu en güzel anılarımdan biri olarak hatırladığım için, belki kendi halinde bir şehir olduğu için, belki beni kendi halime bıraktığı için….Bu şehir de , iyisiyle kötüsüyle birbiri ardınca günlerim geçip gitti… şehri ikiye ayırdığı gibi ömrümüde iyiye ayıran o porsuk
o inadına kirli akan o inadına sessiz nehir…
nerede bulursun şimdi
eski bir şehre gizlediklerini
nerede söylediğini anlayan insanlar
nereden bulursun şimdi özlediklerini…

İlkokul ve ortaokul eskiden böyle ayrı ayrıydı, ilköğretim demezdik sıralarında, kara kışın ortasında yağmurda, çamurda ve karda yürüyerek giderdik okula. Mücadele etmeye çocukken alıştırıldım, alıştım. Bazı olumsuz şartlar, insanı olgunlaştırır derler ya .Otobüs beklesem zaten binemeyeceğim ki, durak bile yakın değil, otobüs kalabalık sabah erken saatlerde..Çünkü, genç nüfusu çok fazla olan bir mahalle. Belki 1 km. vardı, çizmelerimin sabah ayazında donmuş kar üstüne dokunduğu anki sesi hala kulaklarımda..O soğukta, üşürdüm ama çocuk değil miydim, koşarken, arkadaşlarla yürürken sıcacıktım. Burnumun ve parmaklarımın ucu kıpkırmızı olsa da, eve vardığımda sobanın sıcaklığı önce uyuşturur, karıncalaştırır..sonra da uykumu getirirdi. Eskişehir dışında 2 ayrı şehirde kış gördüm; hepsinde de nezle veya grip oldum. Bu biraz da, rakım ile ilgili olsa gerek. Deniz kenarında üşütmek daha kolay. Kar yağmasa da.. Eskişehir’de kar yağarken Hamamyolunda yürümeyi özledim. Anadolu Üniversitesi kampüsü yolundaki çam ağaçlarının karlı manzarasını özledim… Aslında ben Eskişehir ‘ in eski kışlarını özledim.

Eskişehir ‘ de yaşamak bir başkadır yaa ! Tabii ki herkezin yaşadığı yer kendine bir başka özel ve güzeldir de .Lakin burada yaşayan ve yaşamakta olan kim olursa olsun sevmiştir ve sevmektedir Sonuçta nüfus olarak ta dünyanın 5. üniversitesisini barındırmakta ve şekil olarak çoğu insan burada buluşmakta….Sevgi ve özlem dolu bir şehir işte…

 

Eskişehir’de Ramazan Bayramları da bir başka olur. Yöreğe ait met helvası, bu helva çeşitlerinden evde bulundurulur. Bu met helvası eskiden küçük kolilerde satılırdı, babam alır, bizim yetişemeyeceğimiz dolabın üstüne koyardı. Ama biz ne yapardık..? Tabi ki, yetişecek bir şey bulur, oraya çıkar ve helvaları kaçırırdık bahçeye. Orada saklanıp yerdik… Çatlayıncaya kadar. Misafire verecekler, annem o pakete doğru ilerlerken biz ortadan kaybolurduk..:))). Bir de Lületaşı Eskişehir ‘ de bayağı meşurdu , eskiden ama …Şimdi o bibloları satan pek yer bulamıyorum doğrusu .Hediyelik eşya alınmaya kalkınca ya bir pipo aksesuarı yada melekleri seçerdik.Yılbaşlarında arkadaşlarımıza hediye ederdik.

Çocukken tek bir derdim vardı ve tek bir korkum..Mahhemizdeki bazı çocuklar oyuncaklarımı çalarlardı,kırarlar dı Dinmezdi hiç gözyaşlarım, kimselere birşey diyemezdim.Hemen anneme koşardım…Annem kızardı o çocuklara , annelerine şikayet ederdi.Ama nafile olan benim oyuncaklarıma olurdu.Büyüdüm dertler bir değil iki değil bini aştı.. Oyuncaklarım yok çalamıyorlar ama , hayallerim çalınıyor şu günlerde , oyuncaklarım yok ama kalbimi paramparça ediyorlar..Yine kimseye birşey diyemiyorum…Ve üstüne üstlük anneme de koşamıyorum …Zaten kadının derdi başından aşkın…Sineme de çekemiyorum bazı şeyleri , kafana takma diyorlar , ben kafama takmasam diyorumda , susamıyorum .. böyle arasıra satırlara döküyorum,kah çığlıklar atıyorum, kah gülüyorum , kah ağlıyorum…Keşkeleri hiç sevmem ancak keşke büyümeseydim, keşke çocuk kalsaydım, yine oyuncaklarımı kırsalardı da, çalsalardı da..Canımdan çok sevdiğim insanların beni bir kalemde yok yere kırmalarını görmeseydim…Keşke çocuk kalsaydım da sadece oyuncaklarımı ve çizgi filmleri sevseydim. Ve sevgimi hak etmeyen kişileri sevmeseydim…keşke , keşke , keşke…

 

17

Oca

2009

siz hangisini izlerdiniz

By Klavye. bulunduğu kaegori Kategorilenmemiş | yorum yok, ilk Yorumu sen yap »

ATOM KARINCA : Atom karınca süper güçlü bir karıncaydı, kellesindeki antenler cızzztt bızztt yapar, bizimki Süpermen’i utancından ağlatacak şekilde uçar, kahramanlıklar yapardı. Vallaha babam bunu pek severdi, herhalde ben de babam Atom karınca seyrettiği için maruz kalmışım. Babam gelecek yıllarda "atom karınca geliyooor" diye bağırmaya devam etti.
DEĞERLİ : Yaramaz köpek Değerli’nin en önemli özelliği "kih kih kih" diye gülmesiydi. Annem ben onun taklidini yapınca bana çok kızardı.Babamın favori çizgi filmlerinin başında gelirdi.Bu pire torbası it ortalığın tozunu atar, sahibesi yaşlı teyze de hiç bir şeyin farkında olmadığından "aferim canım benim" diye Değerli’yi pohpohlardı. Sanırım bu teyze Tweety’deki yengeye ilham veren karakterdir, belki de kuzeni bilem olabilir.
ARI MAYA : Annemin anlattığına göre ben Arı Maya izlerken o da yemeğimi ağzıma tıkarmış?? Ben bunu izlediğimi hiç hatırlamıyorum ama resimli bir kitabı bile varmış bende. Bu da böyle kız mı erkek mi bilinmez bir arıydı, en azından ben hiç bilemedim, böle pösteki gibi yekpare bir saçı, çizgili donu vardı, çiçekten çiçeğe uçardı. Sevgi ve de mutluluk böcüğüydü kendisi. Ama çizgi filmi çok acıklıydı, bir nesli hüngürt şakırt ağlatmıştı. Minik Maya annesini kaybeder bizim gözyaşlarımız sel olur akardı, aaah ah!

anime7.gifTAŞDEVRİ : Büyük küçük herkesin sevgilisi olmuş fenomen bir çizgi filmdi, sadece çocukluğumuzda değil, hiç durmadan tüm hayatım boyunca yayınlandı, ben ömrümce Fred Çakmaktaş’la Barni Moloztaş izledim. Özellikle Fred’i seslendiren Sezai Aydın’ın başarısı bu çizginin popülaritesini çok etkilemiştir. Bunlar taşdevrinde yaşayan ama hertürlü modern eşyalara sahip tiplerdi. Filin hortumundan duş alır, pelikan kuşunu elektrikli süpürge niyetine kullanırlardı. Özellikle Fred’in bovling oynarken parmaklarının üzerinde yürümesine ve kaynanasını görünce "aaannneecciiğimmm" demesine çok gülerdik. Bazen o devirlerde yaşamayı bile düşlemişimdir.
y1pYKy2PvGdlqORKf-TDsYS-CbDF0Yx7BjKfFo4runItHbc91NevLfoM2Vw4KJNpH0y.gifHEIDI : Kara saçlı ve domates yanaklı bir kızdı, kırmızı gömleği, pembe eteği ve kocaman bir poposu vardı, bu Heidi ne zaman dağlardan bayırlardan yuvarlansa eteği kafasına geçer, biz de bunun kocaman beyaz donlarını seyrederdik. Donlarını fora eden ilk çizgi karakter herhalde buydu. Keçi çobanı Peter’le dağbaşlarına çıkar oynaşırdı. En dikkat çekici bir diğer özelliği de yamuk ağzıydı. Bu kızın ağzı yanağından açılırdı. O da inadına o yamuk yandan ağzıyla "büyüükkbabaaa, büyüükbabaa" diye çığlıklar atar, büyükbaba da sussun diye buna keçi peyniri kızartırdı. Ah o peynirden nasıl canım çekerdi anlatamam. Sonradan Heidi büyük şehire inerek Clara ile arkadaş olmayı da ihmal etmedi. Ama peynirsiz yaşayamayacağı için dağlara geri dönmüştü. En sevdiğim çizgi filimdi diyebilirim
anigif.gifŞİRİNLER : Şirinler 3 elma boyunda, mavi renkli ve de kukuletalı bir grup yaratıktı. Mantarların dibinde bir köyde yaşarlardı, köy imamı da Şirin baba diye sakallı muhterem bir zattı. Bunun donuyla şapkası kırmızı idi. Ama o da diğerleri gibi üstsüz gezerdi. Sonradan köye çirkin bir kız gelmiş, Şirin baba büyüleriyle kızı Britney Spears’a çevirmiş, ismini de Şirine koymuştu, Şirine yüzünden bütün şirinler birbirine girmişti. Bunların gözlüklü bilgin şirini, şişko aşçı şirini, uykucu tembel şirini, adaleli güçlü şirini vardı. Ama en güzeli peşlerindeki hain Gargamel’di, kedisi Azman’la bu dırdırcı Şirinler’i yakalamaya çalışır, birtürlü beceremezdi. Gargamel yıllar sonra sanal alemde bizim kuşağın en çok tercih ettiği takma ad olmuştu.
LogoWegpiraatPinkpanter.gifPEMBE PANTER : Herkes ıslıkla Pembe Panter’in müziğini öttürürdü, kendisi bizim ailede kısaca Pembo diye bilinirdi çünkü babam pek severdi bunu, bi samimiyetimiz vardı yani, pembo aşağı pembo yukarı ahahaah. Sessiz sakin dolaşır, olayları çözer, kuyruğunu eline alır sallardı. Peter Sellers’in oynadığı Pembe Panter filmleri serisinden sonra popülaritesi tavana vurmuştu. Ama ben müziğine kıl olurdum.
627682901_1200070227_yogi.jpgAYI YOGİ : Bir grup arkadaşını yanına alıp acayip bir gemi ile dolaşan, maceradan maceraya koşan bir ayı idi bu. Sürekli efeemm diye konuşur, başına bin türlü iş açar, panik içinde sağa sola koşuştururdu. Düpedüz salaktı. Yanındaki küçük Bobi mi Bobo mu, o daha zekiceydi. Ama benim için en güzeli hergün yediğim Ayı Yogi’li baldı, şimdi olsa da alsak keşke , o Ayı Yogi şişesindeki balın kokusunu bilem hatırlarım hala.
LAZERYON : Pazar akşamları yayınlanırdı. Takaşi isimli bir Japon çocuğu bilgisayarında net üzerinden bir robot tasarlamış, sonra birden uzay üssünün hatlarında bir karışıklık olunca bu robot aynen imal edilmişti. O zamanlar bizde interneti bırak bilgisayar bile yoktu. Lazeryon işte bu robottu, Voltron’un ışın kılıcı varsa bunun da lazer topu vardı. Tasarımcısı bu oğlan olduğundan Takaşi’yi Lazeryon’un pilotu yapmışlardı. Yavrum paso düşman robotlarla savaşır ama sonunda mutlaka kazanırdı. Olivia diye bir kız arkadaşı vardı, sarışın güzel bir şey. Takaşi uzayda robotları pataklar ama okulda hep Olivia’dan kötek yerdi.
HE -MAN : İlkokuldayken okuldan koşarak gelir artık pazartesi günü mü neyse He-Man’i izlerdik. Öykü acayip tiplerle dolu bir galakside geçiyordu, kahramanımız lepiska saçlı Prens Adam oldukça pısırıkken sihirli kılıcını havaya kaldırıp GÖLGELERİN GÜCÜ ADINA, GÜÇ BENDE ARTIK deyip adaleli erkek He-Man’e dönüşür, iskeletor ve elemanlarıyla kapışırdı. Başı sıkışınca küçük cin Orko, General, General’in kızı Tila ve güzel Büyücü’den yardım alırdı. Her bölümün sonunda Orko uçarak ekranda belirir, bize o bölümden çıkartmamız gereken dersi anlatırdı. Ben bunun birsürü kartlarını falan toplamıştım uzun süre. He-Man’den sonra sıska tiplere İskeletora dönmüşsün demek moda olmuştu. Hatta kardeşime iskeletor ismini takmıştım,bana çok kızardı .Onun bana taktığı ismi buraya yazmayacağım :))))))
SHE-RA : He-Man karakterinin kızkardeşiydi. Başka bir gezegende yaşıyordu çünkü bunları bebekken İskeletor bulmasın diye ayırmışlardı, o zamanlar Star Wars’ı henüz seyretmediğimizden anlamamış, yemiştik biz de bunu yeni bir hikaye diye! Bu hatun kılıcını kaldırır YÜCE RUHUN ADINA, ADIM ŞİİRAAA diye bağırır, birden tipi değişir, atının kanatları peydah olurdu. Bunun da çevresi gudik tiplerle doluydu, bazı maceralarında kardeşi He-Man gelir, kötüleri beraber pataklarlardı. He-Man kadar fenomen olamamıştı aramızda.
ŞEKER KIZ CANDY : Bu çizgi film sonradan özel kanallarda sıkça yayınlansa da asıl popülaritesini TRT’de gösterildiğinde kazanmıştı. Çok eskiydi, seyrettiğimiz ilk kocaman gözlü, kabarık sarı saçlı, acı çeken kızlı japon çizgisiydi. En acıklı bölümünde Candy’nin sevgilisi Anthony attan düşüp beyin üzeri çakılarak Hakkın rahmetine kavuşmuştu :((((( Candycik "eentınii, eentiiniii" diye ağlamaktan helak olmuştu. Anneme sorsanız "ah çok ağladık Entıni’ye" diye hala hatırlamaktadır. Sonradan Candy o…. olmuş, bir sürü sevgili eskitmişti. Sonunu hiç izlemedim ben bunun.
POLLYANNA : Bildiğimiz klasik romanın bolca melodram öğesi eklenerek uzatılmış güzel bir çizgi versiyonu idi. Bu yayınlanırken ben ilkokul sonda idim, kursa gittiğim için Pollyanna’yı kaçırır, üzülürdüm. Bazı bölümlerini teyzem videoya kaydedip bana izletmişti, nedense hastası olmuştum ben bu dizinin. Ama sonunu seyredememiştim. Onun yerine elli kere falan kitabını okumuştum.
ALİS HARİKALAR DİYARINDA : Bu da klasik öykünün güzel bir uyarlamasıydı, tavşanın peşinden koşan Alis acayip bir memlekete geliyor, türlü türlü maceralar yaşıyordu. Renkli, eğlenceli, çerez niyetine bir çizgi diziydi. anime50215ffy6vz3.gif
KÜÇÜK PRENSES SARA : TRT’nin Cumartesi kuşağında yayınladığı çok acıklı bir çizgi diziydi. Hindistan’da büyüyen Sara’yı babası Londra’da bir kız okuluna yazdırmış, sonra iflas ederk ölünce Sara da okulda hizmetçi olmuştu. Allahım ne çileler çekti, şımarık zengin kız Lavinia buna ayakkabılarını bile boyatmıştı. Ben bu dizinin hastasıydım ama her hafta seyredemezdim çünkü o zamanlar biz annemle cumartesileri ya Mürvet teyzeme ya da Ayşe teyzeme giderdik, ben çığlık çığlığa ağlasam da otobüse yetişmek için kös kös annemle çıkmak zorunda kalırdım. Birgün aslında Küçük Prenses’in meşhur bir çocuk kitabı olduğunu öğrendim, Allaaaa, annemle İstanbul’u altüst ettik, Cağaloğlu yokuşuna bile tırmandık, sonunda Beşiktaş’ta bulduk kitabı. Ben de Küçük prenses Sara’nın maceralarını defalarca okudum.
1842061329kl.gifÇİÇEK KIZ LULU : Ben bunu çok severdim, Lulu isimli kız aslında Çiçek ülkesinin prensesi olduğunu öğrenmişti, ama ülkesini kurtarmak için Yedi Renkli Çiçek’i arayıp bulması gerekiyordu. Yanına kedisiyle köpeğini alıp dünyayı gezmeye başlamıştı. Bunun bir çiçek anahtarı vardı, bu anahtarı bir çiçeğe doğru açar LEY LUUU LEY LUU deyince hoop üzerindeki kıyafet değişirdi. Böylece her ortama uygun elbise giyebilirdi. Lulu’yu mavi entarili kötü bir kadınla, kadının uşağı olan kunduz cinsi bir yaratık kovalardı. Bu kız yedi renkli çiçeği bir türlü bulamamış, nihayet kös kös eve dönüp çiçeğin evin bahçesinde açtığını görmüştü. Sonunda çiçek ülkesine giderek Seli isimli oğlanla da işi pişirmişti. Her bölümün sonunda çiçek dilinde bilmemne şu anlama gelir diye bir çiçek tanıtılırdı.
SEVİMLİ HAYALET CASPER : Bunun belli bir saati yoktu, her an karşınıza çıkabilirdi. Arkadaş bulmak için dolaşır, ama bunu her gören hayalet görmüşe döndüğü için kimseye yaklaşamazdı. Sonunda bir kahramanlık yaparak herkesin sevgi ve hayranlığını kazanırdı. Yıllar sonra sinema filmi bile yapılmıştı.
JETGİLLER: Taşdevri’nin gelecek çağlarda geçen versiyonuydu, bunların da herşeyi egzantrik ve moderndi. Hizmetçileri robottandı, araba yerine uçan daireleri vardı doğal olarak. Bende fazla bir heyecan uyandırmazdı gelgelelim. Hiç sevmezdim.
80 GÜNDE DEVRİALEM : Jules Verne’in meşhur romanının serbest bir uyarlamasıydı bu dizi, çünkü bütün karakterler kedi, aslan, puma çita ve sair kedigillerden oluşuyordu. Yalnız Phileas Fogg’un uşağını başka bir cinsten hayvan oynuyordu, Prenses Ouda bembeyaz Van kedisi gibi bir kediydi mesela. Öyküsü güzeldi ama o tam takım ful aksesuar giyinmiş centilmenin pantolonunun kıçından böyle sırma gibi bir kuyruk çıkıyor olması felaketti. 15, 16 yıl önce seyretmiştik biz bu diziyi, olasılıkla TRT’nin yazın yaptığı Tatil Ekranı kuşağında.

peri5.gifRED KIT : Gelmiş geçmiş en hızlı silah çeken kovboydu, gölgesinden bile hızlı ateş eder, sürekli Joe, Jack, William ve Avarel Dalton kardeşlerin peşinden koşar, aptal köpek Rin Tin Tin’in başını beladan kurtarır, emektar atı Düldül ile muhabbet ederdi. Red Kit herkesin sevdiği bir klasikti, Milliyet gazetesi yıllarca bunun çizgi romanını vermişti. Red Kit her maceranın sonunda ortadan kaybolur, batan güneşe doğru atını sürerken, ben yalnız bir kovboyum diye şarkı söylerdi. Kıyafeti hep aynıydı, ama yıllar sonra sigara içmeyi bırakmış, onun yerine ağzında bir ot taşır olmuştu. Sarah Bernhard’la, Kalamiti Jane ile maceralar yaşamış, bir keresinde Nensi diye bir kızla nişanlanmıştı. Çinli çamaşırcı, akbaba cenaze levazımatçısı en sevilen tiplerdendi. Posta arabası şirketi Wells Fargo Co. sloganı Yolculukta Banko idi. Kızılderililer’le barış çubuğu içer, Papatya Kasabası’nı korur, posta arabalarına eşlik ederdi. Kusursuz adamdı. Aşıktım herhalde ben Red Kit’e, evet evet aşıktım.
NİNJA KAPLUMBAĞALAR : Türk gençliğine pizza sevgisi aşılayan çizgi filmdir. Bu dizide Japon Sensei Splinter, 4 tosbağası ile yeraltında saklanırken Shredder’ın mutasyon ışınlarına maruz kalıyor ve en son lağım faresine dokunduğu için fareye dönüşüyordu. Tospaalar da insana benziyorlardı. Splinter bunlara en sevdiği Rönesans sanatçılarının isimlerini takıyor ve Shredder’in üzerine salıyordu. Bunlar hep yeraltında lağımda yaşıyor ve sürekli ama sürekli pizza yiyorlardı. Bunlara yardım eden bir de televizyoncu kız vardı, April. Bu April’in sarı bir tulumu vardı ve başka hiçbirşey giymezdi. Severek izlerdik biz bu kaplumbağaları.
MÜFETTİŞ GADGET : Yaz tatili kuşağında TRT’de yayınlanan çizgi dizilerden biriydi. Gadget kimselere benzemeyen bir kahramandı. Her yanından bir alet çıkar, tepesinden helikopter açılır, bizimki uçarak kötüleri takip ederdi. Mekanizmanın çalışması için HADİ HADİ GADGET KOLLAR ya da işte HADİ HADİ GADGET-KOPTER demek gerekirdi. Her bölümde başka bir macera yaşar, sonunda mutlaka kötüleri yakalardı. Daha var mıydı yaa ben hatırlayamadım ? hatırlatın bana lütfen…

redkit.gifşirinler.gifşirinler.gif

 

16

Oca

2009

Adı yok

By Klavye. bulunduğu kaegori Kategorilenmemiş | yorum yok, ilk Yorumu sen yap »

Adı yoktu,
İçimde saklı kalmış duyguların.Çalınmışlardı bir bir…Geriye kalan ne varsa,Yalnızlık besliyordu onları.
Çoğaldıkça onlar kuytu köşelerinde,Saklamak zorlaşıyordu gözlerden
Belki de bu yüzden,
Üstü örtülü bir neşe alıyordu beni.Sesini duymak zorlaşıyordu bugünlerde.Tatlı bir hayal olup sarıyordu benliğimi…
Gökyüzü sarsılıyordu yerinden,
Beyaza bulanıyordu tüm şehir.
Bense deliler gibi,
Seni bulup çıkarmaya çalışıyordum yüreğimden.
Ve sen,
Kayboluyordun karların altında…
Bugünlerde,
Ben en çok seni arıyorum.
Hırçın oluyorum,
Deli oluyorum,
Ama aşık olamıyorum yokluğunda
Denizde bir kum tanesiydi ışık,
Gözükmüyordu karanlıkta.
Ve ben,
Şaşırıyordum hàlà,
Yollar hiç bitmezken,
Günlerin geçivermesine telaşla…
Ve sen,
Özlemim…Ve sen,
Karın ağrılarım oluyordun.Sebebini bilmediğim..