30
Oca
2009
bana,birini anımsatıyorsun
By Klavye. bulunduğu kaegori Kategorilenmemiş | yorum yok, ilk Yorumu sen yap »
Dede Korkut Kitabı’nda, Salur Kazan’ın oğlu Uruz, ağaca asılmak üzere getirildiği vakit, "Kon meni bu kaba ağacıla söyleşeyim" der ve başlar ağaçla konuşmaya:
"Ağaç ağaç derisem sana arlanma ağaç
Mekke ile Medinenün kapısı ağaç
Musa Kelimün asası ağaç
Büyük büyük suların köprüsü ağaç
Kara kara denizlerin gemisi ağaç
Âgâh-ı Merdan Ali’nün Düldülünün eyeri ağaç
Zülfîkar’un kınıyılan kabzası ağaç
Eğer erdür, eğer avratdur korhusu ağaç
Başın ala bakar olsam başsuz ağaç
Dibün ala bakar olsam dipsüz ağaç
Meni sana asarlar götürme gil ağaç
Götürecek olunsan yiğitligüm seni tutsun ağaç
Bizim elde gerek idün ağaç
Kara hindu kullanma buyurayıdum Seni pare pare doğrayalındın ağaç."
Ağaçların dilini çözmeyi çok isterdim…
"Her olağan nesnede tansıklı öyküler gizlidir." der, Flaubert. Dinlemeye değer öykülerin başında ağaçların ki gelir. Ağaç naza çekmez kendini, anlatmaya hazırdır içinden geçeni. Bizimle ilişkiye girmeye görsün, susturamazsınız. İnsanlarla konuşayım, arkadaşlık edeyim der ,durur da, karşılık görmedi mi başka sırdaş bulur kendine. Şairlere kulak verirsek, rüzgârladır ağaçların su sızmaz dostluğu.
"Dilinden anlayan olsun ağaç neler söyler!
Esince bâd-i saba her varak haber söyler."
Halil Nihat Boztepe
İnsanlar gibi ağaçların da dilleri sayısızdır. Ne kadar ağaç varsa o kadar "ağaç dili" vardır. Okumasını bilmek gerekir ağaçları. Gerçek şu ki nesnelerin dilini bilmediği gibi ağacın dilini de bilmez insan. Her gün yanından gelip geçtiği, dokunduğu; meyvesini koparıp yediği, altında gölgelendiği ağaç ne söyler, bundan habersizdir. Yok yok, haksızlık etmeyelim… Nesnelerin kabuğunu geçip içini görebilen bilgeler az değildir. Nesnelere, ağaçlara "ulu bir nazar’la bakan, onların iç sesini duyan ve söyleyen ozanlar vardır. Kâinat kitabını tefsir etmek zor değildir onlara. Bir ozanın ağaçla söyleşmesine şaşmamak gerekir bu yüzden.Yazımın başında yazdığım gibi Dede Korkut Kitabı’nda, Salur Kazan’ın oğlu Uruz, ağaca asılmak üzere getirildiği vakit, "Kon meni bu kaba ağacıla söyleşeyim" de ki gibi…Ağaçların duymadığını, hissetmediğini düşünmeyin sakın. Acı çeker, üzülür, neşelenir, mutlu olur ağaçlar da. Kimi çiçeğiyle, meyvesiyle kimi yüzüyle dışa vurur içindekini. Çokluk yüzleriyle konuşur ağaçlar. Derdini, tasasını, yalnızlıktan çatlayışını, sevinçten uçacak gibi oluşunu yüzünden okuyalım ister. Bu yüzden kiminin yüzü pütürlüdür, yamru yumrudur; güleçtir kimininki, ışıltılıdır.
Öykülerini yüzlerinde biriktirir ağaçlar. Her ağacın hesaba gelmez öyküsü vardır. Ağaç yüzlerinden okunan, insanın da öyküsüdür bir bakıma, insanın ağaçla kol kola yürüyen öyküsü.. Sevginin de, ihanetin de en koyusunu insandan görmüştür bir ağaç. İnsan unutur, fakat ağaç unutmaz. Yaşadığı her zorlu kış, her taze bahar, her kurak yaz bir çizgi bırakır ağacın yüzünde. Bir yarık, bir oyuk ve çentikler, balta izleri… Yıllar, on yıllar, yüzyıllar toplamıdır ağaç yüzlerindeki çizgiler, takvimler geçididir.
Ağaçlar da konuşur insanlar gibi.. .Düşünür, hisseder ve ağlar… Sevinir ve uçar mutluluktan.
"Ağaçlar çiçekler de
Sever, düşünür, acı çeker
Değişik bir ülke gibi
Gez dinle bahçeyi
Ağaçlar çiçekler de
İçini dökmek için
Öğrenir dillerini
Açar, göz verir
Hüzünle yaprak döker
Sevileri geçti mi…"
Necati Cumalı
Siz dillerini çözmek için bir adım gittiniz de ağaçlar cevap vermedi mi? Gönülsüzdür ağaç, küsmez, gücenmez. Ne denli ihanet etseniz de açar kollarını, dinler sizi. Eh, der, eyvallah der istediğiniz neyse. Efsanedir, ama kim bilir, doğruluğu vardır belki de. Meyve vermemeyi adet edinmiş bir ağacı korkuturlar. Birisi eline bir balta alır, sallayarak "Keseyim mi?" deyip ağaca hücum eder. Diğer birisi meyve vereceğini, bu defalık bağışlanmasını rica eder. Bu hücum, üç defa tekrar edilir. Sonra bir ceza niyetine ağacın gövdesine, gövde genişlesin diye bir iki çizik atılır. Affedilir ağaç…
Korkutmak yerine sevmek, neşelendirmek ağaçları, daha tesirli bir yoldur belki. Japon imparatoru Huen Sung, ağaçlara öylesine bağlıymış ki, kuşlar gelip de yapraklarını didiklemesinler diye, ağaç dallarına çıngıraklar astırırmış. İmparator, bahar kendini gösterince de çiçekleri neşelendirmek için, yanlarında saray mızıkacılarına konserler verdirilmiş.
Ağaçların öyküleri bitmez. Sembol denizidir ağaçlar. Şirazlı Sadi der ki: .
"Berk i dırahtan-ı sebz der nazar-ı huşyâr
Her varakî defterîst marifet-i girdigâr" (Anlayışlı nazarlar için ağaçların herbir yaprağı, Tanrı marifetini ihtiva eden bir defterdir.)
Hayâli Bey, Divan’ında çiçekleri ağız, yapraklan dil şeklinde düşünerek ağaçların, hâl diliyle Hakk’ı zikrettiklerini söyler. Dünya bir hikmet kitabı, ağaçlar da kudret kaleminin yazdığı sayfalardır.
Tek tek baktınız mı ağaçlara, hepsinin dilinde ayrı bir şarkı… Giysileri gibi, anlamları da bin bir renk… Çınar, "ekmediğin yerde biter", bu yüzden "ehl-i mezelleftir. Meyve vermediğinden "tehî-dest"tir. Yapraklarını döktüğünde dünya nimetlerinden el etek çekmiş bir abdal olur. Eli andırır yaprakları, güneşe çevirince yüzünü dua eden insandır. Rüzgarda kıpırdayan yapraklarıyla, sevdiğini görünce titreyen aşığa benzer.
Servi, sevgilinin boyudur ince, uzun… Kimi de "elif harfidir, "bir"liğin sembolüdür.. Ayaklarından su akar her dâim, sular ki zâlim… Zincire vurmuştur serviyi, divâne aşıklar gibi. Mevsimlere meydan okur servi, sabit kademdir; aşk yolunda kararlıdır. Vız gelir ona dünyanın sevinci de kederi de…
Badem ağacıysa çiçek açmış haliyle ihtiyarlığı, yeşil yaprakları ve meyvesiyle gençliği akla getirir. O bahar ki ihtiyarı genç eyler.. Bunu badem gösterir en güzel.
Derler ki ağaçlar secde eder Kadir gecesinde ve Hıdrellez (Hızırilyas) gecesinde… Ağaçlara gönül düşmüş şairlerden biri Arif Nihat Asya’dır. Der ki: "Bir ağaç ki "ağaç" deyip geçmek adet olmuş"
"Kendisi renkten, ışıktan, kokudan
Bir demet olmuş
Cenneti anlatan
Bir ayet olmuş."
Japonların ve Çinlilerin ağaç sevgisini bilmeyen yoktur. Japon yazıtlarından birinde şöyle bir uyarı yer alırmış: "Bu ağaçtan tek bir dal koparanın parmağı kesilecektir."
Çinliler çam ağacını pek severlermiş. Çam’da ululuğun simgesini görürmüş Çinliler. Çam’ı, her şeyi anlayıp ağzını açmayan yaşlı bir bilgeye benzetirlermiş. Söğüdü uzun boylu bir kadını anımsattığından, erik ağacını sevdalı halinden ötürü severlermiş. Japonlarsa beyaz çiçeklerle donanmış portakal ağacını seyretmeye doyamazlarmış.
Adı ne olursa olsun, her ağacın söylediği var.
"Garip bir su kenarından iki ağaç Genç, dinç, anaç…
Diyecekleri bir şey var; var varsa da
Söylemez, susarlar hep -ölü ya da sağ"
Ahmet Muhip Dranas
Ah! Ağaçların dilini gerçekten çözmek isterdim.
Dolandım durdum nicedir ağaçlar arasında. Ağaç şiirlerini okudum yüzlerine karşı. Ve gördüm, kelimelere ihtiyaç duymuyor onlar bizim gibi. Kendi sözcükleri var yapraktan, budaktan, çiçekten… Kendi cümleleri, dizeleri var. Muhtaç değiller kelimelerin yardımına. Baktıkça ağaçlara, yüzlerini okşadıkça, dallarına sarıldıkça anladım: Sonsuz bir evren ağaçlar, kocaman bir sözlük dallarında, konuşup duruyorlar. .
"Neyleyip etmeli .
Ağaçça dilini
Sökmeli!"
Bedri Rahmi Eyüboğlu
Kim sana bir tas su veriyor?
Bana , birini anımsatıyorsun… dizeleri gibi bakın bana bir öyküyü hatırlattı bu yazdıklarım:
Yaş toprağın üstünde iki çift ayak ilerliyordu. Toprak sanki onları reddediyor gibi ayalarının altında eziliyor, kuru yapraklar parçalanıyordu. Ağaçların arasında ilerleyen biri ağır botlar giymiş,üstünde kareli bir gömlek ve kırmızı yeleğiyle ortama biraz daha uygunken, yanında ondan daha genç olan sanki etrafındaki bu doğallığa uyum sağlayamamış gibi duruyordu. Adam yolu ezbere biliyormuş gibi yere bakarak yürüyordu. Görünüşünde insanı rahatsız eden yanlış olan bir şey var olasına rağmen etrafıyla uyum içinde olması nedensiz bir güven veriyordu.. Daha genç olan ormanın yarattığı havaya uymuyor gibiydi. Sanki pikniğe giden çocuklar gibi hafif bir tebessümle etrafa bakarak ilerliyordu. . Adam bir ara hızlandı, çocuk yetişmek için adımlarını biraz daha büyük atmaya başladı. Sonra gözü ilerde bir yere takıldı durdu. Adam biraz ilerledikten sonra çocuğun durduğunu fark etti. Dönüp nereye doğru baktığını görünce hafifçe sırıttı. Çocuk biraz ilerdeki tepenin üstünde duran ölmeye yüz tutmuş ağaca doğru bakıyordu. Diğer ağaçlar güçlü ve sağlıklı olduklarını göstermek istercesine hafif rüzgarın etkisiyle hışırdarken bu ağaç yaşamaya çalışan son birkaç yaprağını toprağa kurban veriyordu. Çocuk kafasını çevirip diğer ağaçlara doğru baktı. Her ağaçtan kuşların cıvıldaşmaları yükselirken ölü ağaç soğuk bir sessizlik içerisindeydi. Merakla adama dönüp sordu “Bu ağacın diğerlerinden ne farkı var? Dikkat ettim de hiç kuş konmuyor.” Adam yüzünde hala hafif gülümsemesini kaybetmeyerek “ Gel yanına gidelim.” Dedi. Adam önde çocuk arkada ağaca doğru olan tepeyi yavaşça tırmanmaya başladılar. Adam arkasına bakmıyordu tek baktığı ağaçtı. Gözleri ışıldıyordu. Sanki baktığı çocuğuydu kendi kanında bir parçaydı. Çocuksa merak içinde bir adama bir ağaca bakıp diğer ağaçlardan farkının ne olduğunu düşünüyordu. Toprakla ilgili pek bir şey bilmese de birbirine yakın ağaçlarda bir sorun yoktu. Bir hastalık olsa diğer ağaçlara yayılacak kadar yakındaydı. Toprak aynı topraktı. Yağmur tepede olduğu için ağaç diğerlerine göre daha şanslıydı. Suyunu kesecek etrafta fazla ağaçta yoktu. Sorun tepede olmalı diye düşündü. Ağacın yanına geldiklerinde ağacın aslında baya büyük ve yaşlı olduğunu gördü. Etrafında büyükçe birkaç kaya vardı. Bir tarafında da bir kütük vardı. Kütüğün üstünde de küçük bir balta vardı fazla dikkatini çekerdi. Çocuğun o an tüm ilgisi ağaç üstündeydi. Ağaç yaşlı görünüyordu. Çocuk daha fazla dayanamadı. “Hadi anlat çok merak ettim bu ağacın öyküsü ne?” dedi. Adam ”Etrafına bak bir ağacın diğerlerinden ne farkı var?” dedi. Çocuk etrafına biraz daha bakındı sonra ağacın tam altındaki toprak dikkatini çekti.”Toprağı kırmızı gibi dedi ama neden?”dedi çocuk. Adam da bunu üstüne “Şurada toprağın üstüne çıkmış kökü görüyor musun işte o köke kulağını daya.” dedi. Çocuk biraz garipsedi. Tereddütte kaldığını gören adam “Sakın çekinme üstüm falan kirlenir diye eğil başka türlü anlayamasın.” Dedi. Kızmış ve sabırsız gibiydi.. Merakına ve adamın ses tonuna yenik düşen çocuk “Tamam eğiliyorum.” dedi ve eğilip kulağını köke dayadı. İlk başta bir şeyler duymaya çalıştı. Sonra duyduğunu zannetti ama gelen seslerin dışardan olduğunu fark etti. Toprağa yakın olduğu için sessizce ilerleyen ayak sesini duymuştu. Tam kafasını kökten kaldırıp” Hiçbir şey duyamıyorum.” dediği sırada gözlerini güneşin ışınlarını yansıtan bir demir kamaştırdı. Birkaç saniye sonra kafasının üstünde duran demirin neye ait olduğunu anladığında geç kalmıştı. Ona doğru gelen baltadan kaçacak vakti olmadı. Kafasını vücudundan ayıran o ses duyulduğunda yakındaki ağaçların hiç birinde tek bir kuş kalmamıştı. Adam hafifçe sırıtarak ağacın dibine ayaklarının arasında duran çocuğun onun için anlamsız olan bir parçası doğru bakarak. “Kuşlar, uzun zamandır toprağı kanla beslenen bu ağaca konmazlar” dedi.
Ve Böylece ademoğlu yalnızlığını, günahlarını, sırlarını, hayatını ve kanını paylaştığı ağacını böyle besledi…
.jpg)













.gif)






