Üye değilmisin? Üye ol | Şifrenimi unuttun?
Paneli kapat

30

Oca

2009

bana,birini anımsatıyorsun

By Klavye. bulunduğu kaegori Kategorilenmemiş | yorum yok, ilk Yorumu sen yap »

Dede Korkut Kitabı’nda, Salur Kazan’ın oğlu Uruz, ağaca asılmak üzere getirildiği vakit, "Kon meni bu kaba ağacıla söyleşeyim" der ve başlar ağaçla konuşmaya: 

"Ağaç ağaç derisem sana arlanma ağaç
Mekke ile Medinenün kapısı ağaç
Musa Kelimün asası ağaç
Büyük büyük suların köprüsü ağaç
Kara kara denizlerin gemisi ağaç
Âgâh-ı Merdan Ali’nün Düldülünün eyeri ağaç
Zülfîkar’un kınıyılan kabzası ağaç
Eğer erdür, eğer avratdur korhusu ağaç
Başın ala bakar olsam başsuz ağaç
Dibün ala bakar olsam dipsüz ağaç
Meni sana asarlar götürme gil ağaç
Götürecek olunsan yiğitligüm seni tutsun ağaç
Bizim elde gerek idün ağaç
Kara hindu kullanma buyurayıdum Seni pare pare doğrayalındın ağaç."
 Ağaçların dilini çözmeyi çok isterdim…
"Her olağan nesnede tansıklı öyküler gizlidir." der, Flaubert. Dinlemeye değer öykülerin başında ağaçların ki gelir. Ağaç naza çekmez kendini, anlatmaya hazırdır içinden geçeni. Bizimle ilişkiye girmeye görsün, susturamazsınız. İnsanlarla konuşayım, arkadaşlık edeyim der ,durur da, karşılık görmedi mi başka sırdaş bulur kendine. Şairlere kulak verirsek, rüzgârladır ağaçların su sızmaz dostluğu.
"Dilinden anlayan olsun ağaç neler söyler!
Esince bâd-i saba her varak haber söyler."
Halil Nihat Boztepe

İnsanlar gibi ağaçların da dilleri sayısızdır. Ne kadar ağaç varsa o kadar "ağaç dili" vardır. Okumasını bilmek gerekir ağaçları. Gerçek şu ki nesnelerin dilini bilmediği gibi ağacın dilini de bilmez insan. Her gün yanından gelip geçtiği, dokunduğu; meyvesini koparıp yediği, altında gölgelendiği ağaç ne söyler, bundan habersizdir. Yok yok, haksızlık etmeyelim… Nesnelerin kabuğunu geçip içini görebilen bilgeler az değildir. Nesnelere, ağaçlara "ulu bir nazar’la bakan, onların iç sesini duyan ve söyleyen ozanlar vardır. Kâinat kitabını tefsir etmek zor değildir onlara. Bir ozanın ağaçla söyleşmesine şaşmamak gerekir bu yüzden.Yazımın başında yazdığım gibi Dede Korkut Kitabı’nda, Salur Kazan’ın oğlu Uruz, ağaca asılmak üzere getirildiği vakit, "Kon meni bu kaba ağacıla söyleşeyim" de ki gibi…
Ağaçların duymadığını, hissetmediğini düşünmeyin sakın. Acı çeker, üzülür, neşelenir, mutlu olur ağaçlar da. Kimi çiçeğiyle, meyvesiyle kimi yüzüyle dışa vurur içindekini. Çokluk yüzleriyle konuşur ağaçlar. Derdini, tasasını, yalnızlıktan çatlayışını, sevinçten uçacak gibi oluşunu yüzünden okuyalım ister. Bu yüzden kiminin yüzü pütürlüdür, yamru yumrudur; güleçtir kimininki, ışıltılıdır.
Öykülerini yüzlerinde biriktirir ağaçlar. Her ağacın hesaba gelmez öyküsü vardır. Ağaç yüzlerinden okunan, insanın da öyküsüdür bir bakıma, insanın ağaçla kol kola yürüyen öyküsü.. Sevginin de, ihanetin de en koyusunu insandan görmüştür bir ağaç. İnsan unutur, fakat ağaç unutmaz. Yaşadığı her zorlu kış, her taze bahar, her kurak yaz bir çizgi bırakır ağacın yüzünde. Bir yarık, bir oyuk ve çentikler, balta izleri… Yıllar, on yıllar, yüzyıllar toplamıdır ağaç yüzlerindeki çizgiler, takvimler geçididir.
Ağaçlar da konuşur insanlar gibi.. .Düşünür, hisseder ve ağlar… Sevinir ve uçar mutluluktan.
"Ağaçlar çiçekler de
Sever, düşünür, acı çeker
Değişik bir ülke gibi
Gez dinle bahçeyi
Ağaçlar çiçekler de
İçini dökmek için
Öğrenir dillerini
Açar, göz verir
Hüzünle yaprak döker
Sevileri geçti mi…"
Necati Cumalı

Siz dillerini çözmek için bir adım gittiniz de ağaçlar cevap vermedi mi? Gönülsüzdür ağaç, küsmez, gücenmez. Ne denli ihanet etseniz de açar kollarını, dinler sizi. Eh, der, eyvallah der istediğiniz neyse. Efsanedir, ama kim bilir, doğruluğu vardır belki de. Meyve vermemeyi adet edinmiş bir ağacı korkuturlar. Birisi eline bir balta alır, sallayarak "Keseyim mi?" deyip ağaca hücum eder. Diğer birisi meyve vereceğini, bu defalık bağışlanmasını rica eder. Bu hücum, üç defa tekrar edilir. Sonra bir ceza niyetine ağacın gövdesine, gövde genişlesin diye bir iki çizik atılır. Affedilir ağaç…
Korkutmak yerine sevmek, neşelendirmek ağaçları, daha tesirli bir yoldur belki. Japon imparatoru Huen Sung, ağaçlara öylesine bağlıymış ki, kuşlar gelip de yapraklarını didiklemesinler diye, ağaç dallarına çıngıraklar astırırmış. İmparator, bahar kendini gösterince de çiçekleri neşelendirmek için, yanlarında saray mızıkacılarına konserler verdirilmiş.
Ağaçların öyküleri bitmez. Sembol denizidir ağaçlar. Şirazlı Sadi der ki: .
"Berk i dırahtan-ı sebz der nazar-ı huşyâr
Her varakî defterîst marifet-i girdigâr" (Anlayışlı nazarlar için ağaçların herbir yaprağı, Tanrı marifetini ihtiva eden bir defterdir.)
Hayâli Bey, Divan’ında çiçekleri ağız, yapraklan dil şeklinde düşünerek ağaçların, hâl diliyle Hakk’ı zikrettiklerini söyler. Dünya bir hikmet kitabı, ağaçlar da kudret kaleminin yazdığı sayfalardır.
Tek tek baktınız mı ağaçlara, hepsinin dilinde ayrı bir şarkı… Giysileri gibi, anlamları da bin bir renk… Çınar, "ekmediğin yerde biter", bu yüzden "ehl-i mezelleftir. Meyve vermediğinden "tehî-dest"tir. Yapraklarını döktüğünde dünya nimetlerinden el etek çekmiş bir abdal olur. Eli andırır yaprakları, güneşe çevirince yüzünü dua eden insandır. Rüzgarda kıpırdayan yapraklarıyla, sevdiğini görünce titreyen aşığa benzer.
Servi, sevgilinin boyudur ince, uzun… Kimi de "elif harfidir, "bir"liğin sembolüdür.. Ayaklarından su akar her dâim, sular ki zâlim… Zincire vurmuştur serviyi, divâne aşıklar gibi. Mevsimlere meydan okur servi, sabit kademdir; aşk yolunda kararlıdır. Vız gelir ona dünyanın sevinci de kederi de…
Badem ağacıysa çiçek açmış haliyle ihtiyarlığı, yeşil yaprakları ve meyvesiyle gençliği akla getirir. O bahar ki ihtiyarı genç eyler.. Bunu badem gösterir en güzel.
Derler ki ağaçlar secde eder Kadir gecesinde ve Hıdrellez (Hızırilyas) gecesinde… Ağaçlara gönül düşmüş şairlerden biri Arif Nihat Asya’dır. Der ki: "Bir ağaç ki "ağaç" deyip geçmek adet olmuş"
"Kendisi renkten, ışıktan, kokudan
Bir demet olmuş
Cenneti anlatan
Bir ayet olmuş."
Japonların ve Çinlilerin ağaç sevgisini bilmeyen yoktur. Japon yazıtlarından birinde şöyle bir uyarı yer alırmış: "Bu ağaçtan tek bir dal koparanın parmağı kesilecektir."
Çinliler çam ağacını pek severlermiş. Çam’da ululuğun simgesini görürmüş Çinliler. Çam’ı, her şeyi anlayıp ağzını açmayan yaşlı bir bilgeye benzetirlermiş. Söğüdü uzun boylu bir kadını anımsattığından, erik ağacını sevdalı halinden ötürü severlermiş. Japonlarsa beyaz çiçeklerle donanmış portakal ağacını seyretmeye doyamazlarmış.
Adı ne olursa olsun, her ağacın söylediği var.
"Garip bir su kenarından iki ağaç Genç, dinç, anaç…
Diyecekleri bir şey var; var varsa da
Söylemez, susarlar hep -ölü ya da sağ"
Ahmet Muhip Dranas

Ah! Ağaçların dilini gerçekten çözmek isterdim.

 Dolandım durdum nicedir ağaçlar arasında. Ağaç şiirlerini okudum yüzlerine karşı. Ve gördüm, kelimelere ihtiyaç duymuyor onlar bizim gibi. Kendi sözcükleri var yapraktan, budaktan, çiçekten… Kendi cümleleri, dizeleri var. Muhtaç değiller kelimelerin yardımına. Baktıkça ağaçlara, yüzlerini okşadıkça, dallarına sarıldıkça anladım: Sonsuz bir evren ağaçlar, kocaman bir sözlük dallarında, konuşup duruyorlar. .
"Neyleyip etmeli .
Ağaçça dilini
Sökmeli!"
Bedri Rahmi Eyüboğlu

Yan yana olmak, yalnız olmamak anlamına gelmez;ama bazı insanların yanları da, uzakları da boştur,yapayalnızdırlar bazı ağaçlar gibi..

Kiminle konuşuyorsun
Gün boyu?
Kime ilk aşkını anlatıyorsun
Kim yalnızlığına
Yoldaş oluyor

Kim sana bir tas su veriyor?

Bana , birini anımsatıyorsun… dizeleri gibi  bakın bana bir öyküyü hatırlattı bu yazdıklarım:

 kuşların konmadığı ağaç

Eskiden her doğan çocuk için aileleri onun adına bir ağaç dikerlerdi. Çocuğun ömrü ağaçla eş olsun çocuğun günahlarını, sırlarını paylaşsın diye. Doğa ağacı beslesin ağaçta çocuğu derlerdi ama tabiat tabi ki ademoğluna asla böyle bir hoş görüde bulunmadı. Bunu üzerine de ademoğlu çarpıtılmış hayatı ve yozlaşmış duyguları içerisinde ağacı beslemeye kalktı.
Yaş toprağın üstünde iki çift ayak ilerliyordu. Toprak sanki onları reddediyor gibi ayalarının altında eziliyor, kuru yapraklar parçalanıyordu. Ağaçların arasında ilerleyen biri ağır botlar giymiş,üstünde kareli bir gömlek ve kırmızı yeleğiyle ortama biraz daha uygunken, yanında ondan daha genç olan sanki etrafındaki bu doğallığa uyum sağlayamamış gibi duruyordu. Adam yolu ezbere biliyormuş gibi yere bakarak yürüyordu. Görünüşünde insanı rahatsız eden yanlış olan bir şey var olasına rağmen etrafıyla uyum içinde olması nedensiz bir güven veriyordu.. Daha genç olan ormanın yarattığı havaya uymuyor gibiydi. Sanki pikniğe giden çocuklar gibi hafif bir tebessümle etrafa bakarak ilerliyordu. . Adam bir ara hızlandı, çocuk yetişmek için adımlarını biraz daha büyük atmaya başladı. Sonra gözü ilerde bir yere takıldı durdu. Adam biraz ilerledikten sonra çocuğun durduğunu fark etti. Dönüp nereye doğru baktığını görünce hafifçe sırıttı. Çocuk biraz ilerdeki tepenin üstünde duran ölmeye yüz tutmuş ağaca doğru bakıyordu. Diğer ağaçlar güçlü ve sağlıklı olduklarını göstermek istercesine hafif rüzgarın etkisiyle hışırdarken bu ağaç yaşamaya çalışan son birkaç yaprağını toprağa kurban veriyordu. Çocuk kafasını çevirip diğer ağaçlara doğru baktı. Her ağaçtan kuşların cıvıldaşmaları yükselirken ölü ağaç soğuk bir sessizlik içerisindeydi. Merakla adama dönüp sordu “Bu ağacın diğerlerinden ne farkı var? Dikkat ettim de hiç kuş konmuyor.” Adam yüzünde hala hafif gülümsemesini kaybetmeyerek “ Gel yanına gidelim.” Dedi. Adam önde çocuk arkada ağaca doğru olan tepeyi yavaşça tırmanmaya başladılar. Adam arkasına bakmıyordu tek baktığı ağaçtı. Gözleri ışıldıyordu. Sanki baktığı çocuğuydu kendi kanında bir parçaydı. Çocuksa merak içinde bir adama bir ağaca bakıp diğer ağaçlardan farkının ne olduğunu düşünüyordu. Toprakla ilgili pek bir şey bilmese de birbirine yakın ağaçlarda bir sorun yoktu. Bir hastalık olsa diğer ağaçlara yayılacak kadar yakındaydı. Toprak aynı topraktı. Yağmur tepede olduğu için ağaç diğerlerine göre daha şanslıydı. Suyunu kesecek etrafta fazla ağaçta yoktu. Sorun tepede olmalı diye düşündü. Ağacın yanına geldiklerinde ağacın aslında baya büyük ve yaşlı olduğunu gördü. Etrafında büyükçe birkaç kaya vardı. Bir tarafında da bir kütük vardı. Kütüğün üstünde de küçük bir balta vardı fazla dikkatini çekerdi. Çocuğun o an tüm ilgisi ağaç üstündeydi. Ağaç yaşlı görünüyordu. Çocuk daha fazla dayanamadı. “Hadi anlat çok merak ettim bu ağacın öyküsü ne?” dedi. Adam ”Etrafına bak bir ağacın diğerlerinden ne farkı var?” dedi. Çocuk etrafına biraz daha bakındı sonra ağacın tam altındaki toprak dikkatini çekti.”Toprağı kırmızı gibi dedi ama neden?”dedi çocuk. Adam da bunu üstüne “Şurada toprağın üstüne çıkmış kökü görüyor musun işte o köke kulağını daya.” dedi. Çocuk biraz garipsedi. Tereddütte kaldığını gören adam “Sakın çekinme üstüm falan kirlenir diye eğil başka türlü anlayamasın.” Dedi. Kızmış ve sabırsız gibiydi.. Merakına ve adamın ses tonuna yenik düşen çocuk “Tamam eğiliyorum.” dedi ve eğilip kulağını köke dayadı. İlk başta bir şeyler duymaya çalıştı. Sonra duyduğunu zannetti ama gelen seslerin dışardan olduğunu fark etti. Toprağa yakın olduğu için sessizce ilerleyen ayak sesini duymuştu. Tam kafasını kökten kaldırıp” Hiçbir şey duyamıyorum.” dediği sırada gözlerini güneşin ışınlarını yansıtan bir demir kamaştırdı. Birkaç saniye sonra kafasının üstünde duran demirin neye ait olduğunu anladığında geç kalmıştı. Ona doğru gelen baltadan kaçacak vakti olmadı. Kafasını vücudundan ayıran o ses duyulduğunda yakındaki ağaçların hiç birinde tek bir kuş kalmamıştı. Adam hafifçe sırıtarak ağacın dibine ayaklarının arasında duran çocuğun onun için anlamsız olan bir parçası doğru bakarak. “Kuşlar, uzun zamandır toprağı kanla beslenen bu ağaca konmazlar” dedi.
Ve Böylece ademoğlu yalnızlığını, günahlarını, sırlarını, hayatını ve kanını paylaştığı ağacını böyle besledi…

 

30

Oca

2009

kimisi için

By Klavye. bulunduğu kaegori Kategorilenmemiş | yorum yok, ilk Yorumu sen yap »

Aslında bu dünyada gelmiş geçmiş, yaşamış olan herkes aslında kendi başarı hikayesini zaten yazıyor. Kimileri büyük paralar kazanıyor. Kimisi spor müsabakalarında başarılı oluyor. Kimisi iyi bir televizyoncu oluyor. Kimisi iyi bir yazar. Kimisi iş adamı oluyor. Kimisi ise icra ettiği işte iyi bir takım oyuncusu oluyor. Ama hayatın gerçek başarısının ne olduğu aslında çok göreceli değil mi ? Zira siz hiçbir işte dikiş tutturamayan bir adam olabilirsiniz. Ama çok iyi bir babasınızdır. Veya piyasanın kurdu bir işadamısınızdır ama çocuklarına karşı ilgisiz bir baba. Kime neye göre başarıdan ne kastettiğimi umarım anlatmışımdır. (devamı gelecek) yazımın devamı :Geçen günlerde haddim olmayarak da olsa bir arkadaşın yazısına yorum yaptım.Yoruma açık bir yazı idi aslında ,gerçek yaşanmış bir anlatım…Hikaye beni etkiledi , sunumundaki fon müziği, resimler … harika idi .Ancak öyle bir sunum yapmıştıki bu arkadaş imla kurallarına hiç uymamıştı.Yani yazısında yer vermemişti.Konu güzel bir de yaşanmış olması. Bende kendimce kırmadan , yapıcı olarak arkadaşa bazı tavsiyelerde bulundum.Neden mi yazdım bu belli belirsiz yazışmayı ? Bana kendisi " kişiler okumuyorsa , yazmamın bir anlamı yok " diye bir mail attı.Gerçekten çok üzülmüştüm bir kişinin kişisel başarısına engel mi olmuştum.Hatta birkaç arkadaşıma yaptığım yorum hakkında düşüncelerini sordum. Arkadaşlarım yönlendirici yapıcı bir yorum olduğundan , hatta kendilerine böyle bir yorumda bulunulsa gurur duyacaklarından bahsettiler . Hatta bir arkadaşım , " ya neden bana böyle eleştiriler yapmıyorsun, benim cümlelerimde devrik oluyor " diye bana takıldı.Aslında ben yorumcu ya da eleştirmen değilim ama bir yazıyı okuduğumda hissedersem yani o yazının ruhunu keşfedersem o yazının hakkını vermek lazım diye düşünürüm.Sonuçta konu tatlıya bağlandı , en azından arkadaş yazılarına devam ediyor… Hep başkalarının kişisel gelişim hikayelerini, başarı öykülerini dinlemişizdir çevremizden. Falanca kişi şunu yaptı veya bunu başardı, X kişisinin başarı hikayesi tüm millete örnek oldu, klişeleriyle adeta her kişisel gelişim semineriyle veya kitabıyla karşılaşırız. İnsanların bunu birbirlerine anlatmalarının veya örnek göstermelerinin yegane sebebi ise tüm bu başarı öykülerini okuyanın veya dinleyenin de kendi hayatına sokmasına yardımcı olmaktan başka bir şey değildir aslında. Aslında hem ben hem de çevremdeki birçok insan şundan şikayetçi sanırım. Ortalıkta bu kadar başarı hikayesi üreten insan varken, neden başarısızların sayısı başarılı olanlardan kat be kat fazla. Öyle ya başarı başarı diye yanıp tutuşan kişisel gelişimcilerimiz kendi kitaplarını satmak bir yana bu işin sırrını acaba eksik veya yetersiz mi veriyorlar ? Ya da bu işin herkes tarafından bilinmeyen bir sırrı mı var da bazıları bunu çözmüş ve bazıları da illa da birileri bana ışık göstersin beklentisi içinde yalpalıyorlar. Sakın yanlış anlaşılmasın. Benim eleştirim kişisel gelişim uzmanlarına veya bu konuda örnek seminer verenlere veya kitap yazanlara değil. Benim eleştirim çevrelerindeki bilgiyi, hayatı, yakalamak için ille de başkalarına ihtiyaç duyanlara. Elbette insanlar kendilerinden daha tecrübeli olanlardan istifade etmeli ve onların deneyimleri ışığında hareket etmeliler. Ama benim anlatmaya çalıştığım başka bir şey. Öylesine hazır bilgiye alıştık veya alıştırıldık ki çevremizde akıp giden bilgi akışını fark edip alamayacak kadar beynimizi kullanmıyoruz artık.
Geçen günlerde bir bebek mecmuasına baktım.Benim ufaklık içinde birşeyler den yararlanırım düşüncesi ile.Öyle ki bu bebek dergisinde hayatımda ilk defa gördüğüm bir ton bebek malzemesi vardı. Öylesine şeyler var dıki. Bebek düştüğü zaman dizleri acımasın diye dizlikler. Yere sağlam basması için özel tabanlı ayakkabılar. Bilmem kaç marka biberon emzik. Neymiş X marka dişlerine daha iyi gelirmiş. Öte yandan oyun parklarından, bilmem kaçbin ytl’lik bebek arabalarına "bir ABS ve EBD’si eksik, bir de dikiz aynası", yine doğal görünümlü bebek yataklarına vs vs. Saymakla burada bitiremem. Bu bana şunu düşündürdü. Daha doğduğumuzdan itibaren öylesine hazır, kolay, pratik şeylere alıştırılıyoruz ki. Aslında tüm bunlar hayata kolaylık sunması için piyasaya sürülse de bana göre insan olmanın verdiği doğal eğitim sürecini arka plana atıyor. Bakın bunu şunun için söylüyorum. Bir bebek oynarken dizlik takmasın demiyorum ama taktığı zaman o bebek şunu bilemeyecek. Dizlerinin üstüne düştüğünde hissedeceği ağrıyı bilemeyecek. Ve her seferinde düşmeye devam edecek. Düşmemek için bir çabada göstermeyecek. Çünkü düştüğü zaman dizlerinin çok ufacık ta ağrıması onun için önemli olmayacak. Yine bir çocuk oyun parkında oynayarak minicik bir alana hapis olacak. Korunaklı, renkli ve gerçek olmayan objelerle oynayacağı oyunlarla hayatın gerçek objelerini keşfedemeyecek.Bir deterjan firmasının “kirlenmek güzeldir” diye slogan oluşturması boşa değil. Zira evet çocuklarımızı korumalıyız ama onların algılamalarını, keşfetmelerini, öğrenmelerini hazır bir bilgi olarak altın tepsi de sunarak değil. Kendi minik dünyasından hayatın gerçek nesnelerine tutunmayı öğretmek gerekmekte.
Bütün bunları şunun için anlatıyorum. O kadar hazır yetiştiriliyoruz ki bebeklerin anlattığım bu durumunu şimdi kişisel gelişim yazarları yerine getirmekte.
" Falanca şeyi yaparsanız daha başarılı olursunuz."
" Aman şu aşamaları da es geçmeyelim. Bu başarınızı artıracaktır."
" Falancayı yaparsanız ,başarınınız iki katına çıkacaktır. "
" Hımmm…"
" Bu arada iki defa da şunu gözden geçirin. beş defa yaparsanız daha iyi olur. "
" Yapma Yaa!…"
" Siz hayatınıza bunu koymuyorsunuz. Koysanızaaa !"
" Valla hoca haklı evet ben de bunlar eksik."
" Bak falanca bunu yapmış. Adam Genel Müdür olmuş. Eğer 999 defa yaparsanız siz de olursunuz."
" Vay beee…"
Bakın yukarıda yazdığım şeyler elbette ki yanlış anlaşılmasın. Hayatın her döneminde bazıları anlatmış, bazıları dinlemiş, bazıları uygulamış, bazıları es deyip geçmiş, bazıları esinlenmiş, bazıları da ilham kaynağı olmuşlardır. Ama benim anlatmaya çalıştığım sizin ilham kaynağı olan kişilerden olmaya çalışmanızdır. Çevrenizdeki bilgi akışı sürerken o bilgiyi zaten nasıl yakalayacağınızı bu yaşınıza kadar çözmüş olmalısınız. Çözemediysenizde kendi yöntemlerinizi geliştirmelisiniz. Deneme , yanılma yöntemleri ile…Evet başkalarının anlattıklarından kendinize uygun bir adaptasyon çıkaramıyorsanız, eğer kendi yaşam akışınızdaki gidişata yönelik bir takım çözüm yollarını bulmak için dışardan etki bekliyorsanız, çaresizliğin içinde eridiğinizi düşünüp bir yardım olsa da kendimi düzlüğe çıkarsam diyorsanız kendi bilinç altınızda farkında olmadan bir bağımlı kişilik oluşturursunuz ki bu da yaşamınızı sürdürmek için gerekli yaşam enerjinizin düzensiz seyretmesine neden olabilir. Kendi başarı hikayenizi oluşturmak için illa ki birilerinin şunu ya da bunu yap demesine ihtiyacınız yok. Evet tüm tecrübeler iyidir ve dikkate alınmalıdır. Ama kendinizi en iyi siz tanırsınız ve kendi başarısız olduğunuz alanı da en iyi siz bilirsiniz. Yapmanız gereken bunu açığa vurmak yani bilinçaltınızdan çıkarmaktır. Kendi paradigmanızda bu hayatta neden varolduğunuz sorusunun cevabını anlayanlardansanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Bu hayata acı çekmek için geldiğinizi düşünüyorsanız, hep beni mi buluyor? Diyenlerdenseniz, bir işe öncelikle olmaz tarafından bakıyorsanız, sizin kendinizi kaybedenlerden görmeniz çok doğal. Ama yaşamın kendisini anlamak için göstereceğiniz küçük bir çaba size kendi varolma sebebinizi de anlamanıza yardımcı olacak. Sizin başarı hikayeniz ise tüm bu yapıp ettikleriniz. En büyük başarının ne olduğunu bilmeden yaşamak ve gelip geçici şeylerle başarılı olduğunu sanmak ta sizi en çok kandıracak şeylerden biridir. Tıpkı eskiden ünlü olup ta şimdi hatırlanmayan şöhretler gibi. Bir dönem geliyor herkes biliyor, tanıyor ve el üstünde tutuluyorlar ama bir dönem geliyor ki bu başarı sandıkları şeyin gelip geçmesiyle ortada kalıyorlar.
Dolayısıyla kendi başarı hikayenizi yazmak için birilerinden onay almanıza veya kriter almanıza gerek yok. Siz kendinizin en çok hangi konuda başarılı olduğunu zaten biliyorsunuzdur. Yani en sevdiğiniz işi düşünün. Şunu iyi yaparım dediğiniz bir iş. O halde sizin yapmanız gereken de bu. Çıkış noktanızda bu. Sevdiğiniz ve yapmaktan zevk aldığınız konuya yönelmek ve o konuya yüklenmek. Bunu bilinçaltınızdan çıkarıp kendinizi onu araştırmaya, öğrenmeye vermelisiniz. Ama neyi severseniz sevin. Sevdiğiniz ve kendinizi geliştireceğiniz konular Hakka, hukuka, insanın doğasına, insanın yapıp ettiklerine, inancına uygun olmalıdır.
Bakın ! kendi başarı hikayeniz zaten yazılmakta. Zira yaşadığınız her dakikayı aslında başarı hikayeniz olarak görebilirsiniz. Zira nefes aldığınız her dakikada bu başarı hikayesi devam edecek. Ama siz bu başarı hikayesinin sonuna geldiğinizde öyle bir yaşama kendinizi vakfetmelisiniz ki yapıp ettikleriniz konusunda kimsenin şikayeti, eleştirisi olmamalıdır. Zira siz yapıp ettiklerinizin güzel ve örnek olacak olmasıyla başarı hikayenizi oluşturuyorsunuz. Yoksa filmin sonu geldiğinde kaç para kazandığınız, kaç adet kitap sattığınız, kaç tane madalya kazandığınız, kaç yıl yöneticilik yaptığınızın hiçbir önemi yok. Siz şu anda kendi başarı hikayenizi nasıl görüyorsunuz. Ya filmin sonunda ! Size göre şu yaşınıza kadar yapıp ettiklerinizle kendi başarı hikayenizin başarısı gerçek mi ? Vicdanınız rahat mı ? Eğer bu analizi yapabiliyorsanız ve aldığınız cevap gerçekten evet ise siz kendi başarı hikayenizi zaten yazmışsınız ve yazmaya da devam ediyorsunuz. Ama şu yaşınıza kadar yaptıklarınız ve yapamadıklarınızı yan yana getirdiğinizde içinizde keşkeler, acabalar varsa, şüpheleriniz sizi yiyip bitiriyorsa o zaman durup düşünmeniz gerekmekte. Yani o yaşınıza kadar milyar dolarınız bile olsa bu bir başarı göstergesi değildir. Önemli olan başarı hikayesi sadece sizin kendi vicdanınızda kazanmış olduğunuz başarı hikayenizdir. Gerisi laf, teferruat ve dünyevi oyalanmadan başka bir şey değildir.

Karamsar olmak zor değil. Zor olan, çılgın bir firtınadan sonra gökkuşağı gibi gülümseyebilmektir. En büyük zaferimiz düşmemek değil, düştüğümüz zaman ayağa kalkmamızdır. Yapamayacağın şeylerin, yapabileceklerini engellemesine izin verme. Ne kadar derine düştüğün değil, düştükten sonra nereye zıplayacağındır. Büyük hayaller, çoğu kez erişebileceğinizden o kadar uzaktadır ki ümitsizliğe kapılabilirsiniz. Ama gerçekleştireceğiniz her küçük hedef, size bir sonrakini deneme güvenini verir. İlk seferde başaramazsanız, tekrar tekrar deneyin, sonra vazgeçin. Hemen vazgeçmek, aklını kullanmamaktan başka bir şey değildir. Yenilmek ama yinede teslim olmamak… Zafer budur. Her zaman mutluluğun doruğundayken gülünmez.Zaferi bulmanız dileklerimle

 

26

Oca

2009

kocaman bir sıfır

By Klavye. bulunduğu kaegori Kategorilenmemiş | yorum yok, ilk Yorumu sen yap »

 

 

 

 

 

0 "sıfır";hayranı olunabilecek çok büyük bir güç aslında.. boşluğun,yokluğun gücü…
kendi başına hiç bir anlamı yok, bir değer değil, hatta bir rakam bile değil, koskocaman bir yokluk. ne zaman ki bir değere, bir rakama eklenir, işte o an gücü ortaya çıkar. eklendiği değere değer katıp onu büyültür, çoğaltır. eklenen 0 "sıfır" ne kadar çoksa, değer de o oranda artar..

Tıpkı "Aşk"gibi, "Sevda"gibi… sevdanın da kendiliğinden bir anlamı, bir değeri yoktur.. ne zaman ki "insana" eklenir, hele ki; iki kişiye eklenir, tıpkı 0"sıfır"gibi!! gücü, varlığı hissedilmeye başlanır. eklendiği insan artar, yücelir, sonsuz sayıda çoğalır. aşıklar ve aşk arttıkça, lirik bir manzumeye dönüşür hayat…

0 " sıfır " = Sevda = Yokluk… işte yokluğun gücü… ne mutlu sahip olanlara!!!

İlk çağ felsefecileri evrendeki her şeyin karşılığını rakamlarla açıklamaya çalışırlardı. Ancak bir şeyin karşılığını hesap edememişlerdi. Hesap edemedikleri o bir şey aslında ‘bir şey’ de sayılmazdı. Yokluk! Olmayan bir şey nasıl ifade edilebilirdi ki? Sıfır rakamını dünyaya matematik tarihinin en büyük bilim adalarından biri olarak kabul edilen Özbek Türk’ü, Harezmî hediye etti. Ne kadar ilginçtir ki, Harezmî, günümüzde yayınlanan birçok kitapta, Arap bilgini olarak tanıtılıyor. Harezmi’ye kadar, bilimde büyük başarılar elde eden medeniyetler dahi, 0

" sıfır " rakamını kullanamamıştı.Dikkatinizi çekerim, sıfır insanlık kültürüne, yazının icadından 4800 yıl sonra girebilmiş. Hiçbir kültürde o tarihe kadar sıfırla ilgili bir sembol kullanılmamış.Harezmî’nin bulduğu rakam Arapça ‘hiç’, ‘boşluk’ anlamında ’sifr’ olarak adlandırıldı ve çember olarak şekillendirildi. Yani bugünkü 0" sıfır " işareti. Harezmî’nin buluşu bir müddet sonra o zamanın en büyük medeniyeti Endülüs’e oradan da Avrupa’ya geçti.Gelin görün ki, sıfır rakamı, Avrupa’da büyük bölünmelere yol açtı. Sıfırın Avrupa’ya girişi cebir taraftarlarıyla ‘Arap rakamlarını kullanan Avrupalılar’, abacı sayı tahtası kullanan grup ‘eski Yunan-Roma hesap sistemini savunan ve kilise tarafından destek görenler’ arasında bir çatışmaya yol açmış.
Sıfır dönemin Avrupa’sında şeytanın rakamı olarak adlandırılmış. Ayrıca bir Türk bulduğu için ‘barbarların icadı’ olarak nitelenip, lanetlenmiş. Avrupa sıfır için şu kararı almış: "Bu çok yaygın olmayan rakamın, Arap ülkeleri dışında kullanımı, ticarette çok büyük kargaşaya yol açabilir."’Sıfır’ yani ‘yokluk’ aslında olmayan bir şeyin ifadesi. Sıfırın ortaya çıkması için mutlaka bir işlem yapmak gerekiyor. Bir’den bir’i çıkardığımız zaman ortada sıfır kalıyor. Yani sıfırın olması için mutlaka bir işlem gerekli. Diyelim ki, bir altından bir altını çıkardık; sonuç sıfır. Peki, o altınlar ne oldu? Duruyorlar, onlara bir şey olmadı. Ancak ortaya bir sıfır çıktı, daha doğrusu ortaya ‘hiçbir şey’ çıkmadı. "Sıfır", yani "mahiyeti olmayan" bir sayı çıktı ortaya.Bu rakamın matematikte kullanılması Avrupa’da uzun süre tartışıldı. Çoğu kimse bu rakamın matematiğe dâhil edilmesiyle insanlığın gerileyeceğini iddia etti. Bilim adamları sıfırın bu şekilde kullanılmasına karşı çıktılar.
 

 

26

Oca

2009

sizinle gurur duyuyoruz hakkında

By Klavye. bulunduğu kaegori Kategorilenmemiş | yorum yok, ilk Yorumu sen yap »

Kadınlar , kadınlarımız , kadın olmak Dünyanın varoluşundan beri kadın tüm medeniyetler içerisinde önemli bir yer edinmiştir. Bazı zamanlar kırılgan ve ezilmiş ama varlığını yitirmemiş, bazı zamanlar ise cesur, güçlü ve savaşçı olmuştur. Entrikaları ile imparatorluklar yönetmişler, şehzadelerin canlarını almışlardır. Köylerde hanım ağalık, analık, şehirlerde başbakanlık yapmışlardır.
Haklarını geç de olsa elde etmiş olan kadınlarımız için özel bir gün olması bana çok da anlamlı gelmese de önemi büyüktür…Bence gün geçtikçe daha çok kimliğini bulan, kendi dünyasını kurabilen ve özgür yaşayan kadınlarımızı hatırlamak ve aslında ne kadar değerli olduklarının farkına varabilmek için bir tarih koymaya gerek yoktur.
Aşağıda ki resimlerden dolayı , bir de Sabiha Gökçen ‘ i bize tekrar hatırlattığı için teşekkür ederim. Bende tarihteki bir kaç kadınımız hakkında yazmak istedim.. Beylik dönemlerinde ilk aklıma gelen isim Nilüfer Hatun’ dur. Orhan Gazi ‘ nin eşi, hükümdarlar yetiştirmiş, köprüler inşa ettirmiş,devlet adamlarını ağırlamış.Bizans İmparatorluğu döneminde Bizansı imparatorlar mı yoksa iimparatoriçeler mi yönertmişlerdi? İşte unutulmazlardan olan İmparatoriçe Theodora. Hipodrom’da görevli bir ayı bekçisinin kızı olan Theodora…Osmanlı İmparatorluğu sultanları da tarihi önemli olaylarla etkilemiş kadınlara ev sahipliği yapmıştır. Kanuni’nin hareminde beyleri ve Kırım hanları tarafından sunulmuş pek çok cariye vardı. Fakat Kanuni, Hürrem’i tanıdığı günden beri cazibesine kapılmış ona aşık olmuştu.
Osmanlı’nın en güçlü kadınlarından Hürrem Sultan aslında Rus kızı Roxelana’dır. Hürrem Sultan, Rus asıllı olan bu cariye Kanuni Sultan Süleyman’ın karısı olarak imparatorluk yönetimini etkilemiş, oğullarının taht mücadelesinde oynadığı rol, daha doğrusu oğlu 2. Selim’i tahta geçirme çabası ile Osmanlı döneminin en güçlü kadınlarından biri olmuştur. Kanuni’nin aşırı güven ve sevgisini kazanarak onun nikahlı eşi olduktan sonra belli bir plan dahilinde çalışmış, el altından çeşitli entrikalar uygulayarak 16. YY. Osmanlı tarihini olumsuz yönde etkilemiştir. Sonrasın da Safiye Sultan 16. YY’da yalnız Osmanlı haremine değil Osmanlı İmparatorluğuna da ve hatta Avrupa’daki imparatorluklara da damgasını vurmuş bir kadın. Kösem Sultan 3. Mehmed’in ölümü üzerine hareme çağrılan kadın hafızın yanında getirdiği evlatlıktı. Muhtemelen Rum asıllıydı. Sultan Ahmed onunla evlenmeden tahta çıkmamakta inat etti. Haremde biribirinden güzel kadınların olduğu anlatıldı, olmadı; sünnet olmadığı hatırlatıldı, tutmadı. "Şimdi nikâh yapılsın düğün sonra olsun" dedi. Osmanlı hanedan geleneğinde nikahlanmak yoktu ama "emir büyük yerden gelince" çaresiz herkes boyun eğdi. Karıkoca mutlu yaşadılar aslında. Sultan Ahmed ondan başka kadına bakmadı. Dindar bir insandı, dönemin evliyası Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri’ne bağlanmıştı. Fatih’ten bu yana hiçbir padişahın el süremediği kanunu o değiştirdi. Kardeş katlini yasakladı ve Osmanoğullarından yaşca en büyük erkeğin saltanat makamına geçmesini kural haline getirdi. Şaire Nigar Hanım , Fatma Aliye Hanım dönemin Edebî salonunda kadın-erkek, garplı-şarklı konuklarını ağırlayan bir asır sonu entelektüeli. Dönem feminizminin ılımlı kanadında kadın sesleri…
Milli Mücadele de varlığını yoğunlukla hissettiğimiz Halide Edip Adıvar ….Yazarın asıl amacı kadın kahramanların kişiliklerini erkeklerin gözüyle değerlendirmek olduğu için, romanlarının anlatıcısı olarak bu kadınlara âşık erkekleri seçmiş ve fırtınalı bir aşk öyküsünü onların anı defterlerinden ya da mektuplarından anlatmıştır. Erkek (bazen kadın da) evli olduğu için, kaçınılması olanaksız bir iç çatışma, romanların ahlak sorununu oluşturmuş ve roman ya kadının ya da erkeğin ölümüyle bitmiştir. Türk toplumunda yarattığı bu yeni kadın imgesi toplumda birbirine karşıt olarak algılanan değerleri uzlaştırdığı için önemliydi. Osmanlı -İslam geleneklerine göre ev kadını olarak yetiştirilmiş basit ve cahil kadın, o dönemin aydın kesiminin gözünde geri kalmış bir uygarlığın simgesi gibiydi. Öte yandan Batılılaşmış "asrî" kadın da köklerinden kopmuş, değerlerini şaşırmış, namus anlayışı kuşku uyandıran bir kadındı. Adıvar’ın kahramanları işte bu çelişkiyi kendilerinde uzlaştırmakla bir özleme cevap veriyorlardı. Çünkü bunlar hem Batılılaşmış hem de milli değerlerine bağlı kalmış, hem serbest hem de namus konusunda çok titiz, ahlakı sağlam kadınlardı. Seviye Talip, Handan, Son Eseri, Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye ve Sinekli Bakkal çeşitli yapıtları arasındadır.

Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’i de anmadan geçmiyorum elbette.Türkiye’nin ilk kadın havacısı Sabiha Gökçen, 1913 yılında Bursa’da doğdu. Atatürk’ün 1925 yılında manevi evlat edindiği Gökçen, Çankaya İlkokulu ve İstanbul Üsküdar Kız Koleji’nde öğrenim gördü.1935 yılında Türk Hava Kurumu’nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu’na giren Gökçen, Ankara’da A.B. Yüksek Planörcülük brövelerini aldı. Gökçen, 7 erkek öğrenciyle birlikte Rusya’ya gönderilerek yüksek planörcülük eğitimini tamamladı.1936 yılında Askeri Hava Okulu’na giren Gökçen, burada gördüğü özel eğitimden sonra askeri pilot oldu. Eskişehir’de 1. Tayyare alayında bir süre staj yapan Gökçen, avcı ve bombardıman uçaklarıyla uçtu. Gökçen 1937 yılındaki Trakya ve Ege manevralarında görev aldı, aynı yıl Dersim harekatına katıldı.1938 yılında Balkan devletlerinin davetlisi olarak uçağı ile bir Balkan turu yapan Gökçen, daha sonra Türk Hava Kurumu Türk kuşuna başöğretmen tayin edildi. Sabiha Gökçen, 1955 yılına kadar bu görevini sürdürdü. Bir başka hatırlardan çıkmayan kadınımız çinicilik konusundaki gelişkin tekniğiyle, Doğu ve Batı sanatlarının bir bireşimine varmış seramik sanatçımız Füreya Koral.
Tarihimize damgasını vurmuş olan kadınların yalnızca birkaç tanesinden söz edebildim. İsmini burada telaffuz etmediğim daha nice sultanlar, imparatoriçeler, kraliçeler, yazarlar, şaireler varolmuşlardı ve varolmaya devam edeceklerdir. En başta da belirtmiş olduğum gibi yalnız birgün de değil diğer günlerde de kadının gerçekten özel bir varlık olduğunun hatırlanmasıdır.

 

22

Oca

2009

sizinle gurur duyuyoruz

By Klavye. bulunduğu kaegori Kategorilenmemiş | yorum yok, ilk Yorumu sen yap »

Photobucket
Photobucket
Photobucket
Photobucket
Photobucket
Photobucket
Photobucket
Photobucket
Photobucket
Photobucket
Photobucket
Photobucket
Photobucket 

 DEVRIMCI RUZGAR GEZMIS

 

ARKADASIM BU GÜN DÜNYA TARİHİNE İMZA ATAN İLK UÇAKLA UÇAN BAYAN PİLOTUMUZUN GÜNÜDÜR. ANALARIMIZLA, BACILARIMIZLA, SEVGİLİLERİMİZLE VE ŞİZİNLE GURUR DUYUYORUZ…..SEVGİLERİMLE

ÇOK KİŞİSEL NOT ;Devrimci Rüzgar Gezmiş arkadaşıma teşekkür ederim,21.Ocak.2009 (yani dün )yayınlayacaktım bu sunumunu ancak teknik sorunlardan yayınlayamadım (çalışmanın orjinalini http://cid-9e0f1cdb345a975e.spaces.live.com/ görebilirsiniz.

 

22

Oca

2009

korkunun içinden geçmek

By Klavye. bulunduğu kaegori Kategorilenmemiş | yorum yok, ilk Yorumu sen yap »

Korkunun İçinden Geçmek (ben bunu başardım…)

 

 

  Bugün bir duygumuz hakkında düşüncelerimi yazmak istiyorum. Bu yazıyı yazmadan önce şöyle bir internette dolaştım. Bazı bilimsel yazıları okudum. Psikolojideki korku kelimesini araştırdım. Ama şunu ifade etmek istiyorum ben doktor değilim. Onun için yazılarıma bilimsel olarak bakmak doğru olmaz. Ben yaşanan günlük hayatın içindeki duyguları irdeliyorum. Hani Nasrettin Hoca bir gün eşekten düşmüş, çevresindekiler;
- Aman hocam hemen bir doktor çağıralım, demişler. Nasrettin Hoca şöyle cevap vermiş:
- Ben doktor istemem. Bana eşekten düşmüş birisini getirin.

Aman sevgili doktorlarım sakın burdan alınmasınlar. Burada yazdığım yazıların bilimsel bir değeri olmadığını ifade etmek için yazıyorum. Sadece duygularımı ve yaşadıklarımdan çıkarttığım sonuçları yazıyorum. Gerçi ben bu yazıların bilimsel olduğunu savunmadım.İnternette yaptığım araştırmada insanların korku çeşitlerinin ne kadar çok olduğunu gördüm.Başarısızlıktan, sevilmemekten, önemsenmemekten, ölümden, hastalıktan, kaybetmekten, kontrol edemediği her türlü etkiden, kontrol edilmekten, terk edilmekten, sakat kalmaktan, aldatılmaktan, zayıf görünmekten, anlaşılamamaktan, aşağılanmaktan, kavgadan, tehdit gibi algıladığı her şeyden ve herkesten, düzenin bozulmasından, elindeki değerleri kaybetmekten, aklını kaçırmaktan, parasızlıktan, sahip olduğu mal varlığını yitirmekten, düşmanlardan, Zarar görmekten, düşmekten, uçaktan, hayvanlardan, yüksekten, yalnızlıktan, karanlıktan, işsiz kalmaktan, hırsızdan, psikopat insanlardan, doğal afetlerden.Bütün bunlar tek tek yazı konusu olabilir. Ama benim bugünkü konum kaybetme korkusu. Bu bile kendi içinde sınırsız konulara ayrılabilir. Sadece sevdiğini kaybetme korkusu demek istiyorum. Bazı insanlara karşı kendimizi bağımlı hissederiz. Bu sevgilimiz olabilir. Ya da arkadaşımız olabilir. Kendimizi o kişiyle öylesine özdeştiririz ki sanki onsuz asla yaşayamayız. Sanki hayatımızda o olmazsa sorunların altından kalkamayız, sanki o olmazsa sevinçleri bu kadar güzel yaşayamayız, sanki o olmazsa kendimizi yarım hissederiz, sanki o olmazsa sinemaya gidemeyiz, sanki olmazsa alışverişlerimize karar veremeyiz, sanki o olmazsa toplum içinde kendimizi iyi ifade edemeyiz,sanki o olmazsa yazılarımızı yazamayız…sanki sanki sanki…Aslında işin bu boyutu bağımlılıktır. Kurtulmak isteriz ama bir türlü başaramayız. Oturup bir düşünsek onun bana katkısı nedir? Hangi noktada kendimi ona bağımlı hissediyorum? Neleri ben tek başıma yapamam? Hele karşımızdaki kişi bu bağımlılığımızı hissederse bizi daha da bağımlı hale getirebilir. Bütün bunlardan kurtulmak için kendimizi iyi tanımamız gerekli. Ondan vazgeçemememizin altında yatan korkular nelerdir? Belki de yalnızlık korkusudur. Belki de kendine güven korkusudur. Bunları bilince bu korkulardan kurtulmak daha kolaydır. Bu korkuların üstüne gidince diğerine olan bağımlılığınızın ortadan kalktığını göreceksiniz.Bence bir tane güzel korku var. Korkunun da güzeli olur mu diyeceksiniz. Bence var. Bağımlılık derecesinde olmayan kaybetme korkusu. Sevdiklerimizi kaybetme korkusu. Eğer bu duyguyu yüreğimizde hissetmezsek sevdiğimizin değeri kalmaz. Bizi birbirimize bağlayan en büyük his kaybetme korkusudur. Bu duygunun dışa vurumu da SEVGİ?dir.
Burada ki korku onsuz yaşayamama korkusu değil. Sadece birlikte olmaktan keyif almak. Birine aşık olduğumuzda onu kaybetmemek için onun hoşuna giden her şeyi yapmak ve onu mutlu etmek isteriz….. Bu kaybetmek korkusu ona verdiğimiz değeri gösterir. Sürekli onu düşünür ve onunla birlikte olma yollarını ararız. Onun sevgisine ihtiyacımız vardır. Bu kaybetme korkusunu yendiğimiz zaman ona olan ilgimiz azalmıştır artık. Eskisi kadar onu kaybetmekten korkmuyoruz demektir. Yani hayatımızdan bir yıldız kaymıştır. Belki de korkunun içinden geçmişizdir. Bakın Sezen Aksu’nun da kaybetme korkusu için yazdığı sözler;

 

SENSİZİM
Sensizim senden uzakta
Seni düşünüyorum
Seni özlüyorum
Ve özlemeyi çok seviyorum
Sensizim senden uzakta
Seni özlüyorum
Seni seviyorum
Seni sevmeyi çok seviyorum
Seninleyim sana dokunuyor
Seni hissediyorum
Ve hissetmeyi çok seviyorum
Bir gün seni kaybedeceğim
Duygusu sarıyor benliğimi korkuyorum
Ve bu korkuyu çok seviyorum

Ben de sevdiklerimi kaybetme korkusunu çok seviyorum. Yüreğimizden bu korkunun kaybolmaması dileğiyle.Sevgiler …